Kinyas ve Kayra
Maceralarla dolu bir zihinsel yolculuk. Ve yollar. Kinyas, Kayra ve hayat. Kayra’nın yolu ya da Kinyas’ın yolu. Seçimler. Kitap hakkında bir şema çıkaracak olsam böyle olurdu. Gerisi teferruat. Hayatta bir şeylerde başarılı olamadığı, bir yerlere tutunamadığı için mi veya bir yere ait olmadığı için mi yoksa böyle bir zihinle doğdukları için mi; topluma, onların değerlerine ve sistemlere karşı çıkarak kabul etmeyen bunun dışında ne yapacağını bilmeyen insancıklar deriz artık bize kalmış.
Kitabın ilk bölümü bu insancıklardan iki tanesi olan Kinyas ve Kayra’nın hayatlarını anlatıyor. Küçükken tanışmışlar. Büyüdükten sonra ailelerini ve ülkelerini terk etmişler. Ve bir yerlere gitmişler. Hikayeleri Afrika'da başlamış. Burada toplumsal olan her şeye karşı bir yaşam sürerler. Para çalarlar, adam öldürürler, kadın öldürürler, uyuşturucu ticareti gibi her türlü kötü şeyi yaparlar. Ve yakalanmamaya çalışarak kaçak bir hayat sürerler, oradan oraya giderler. Ve yazarlar. Aslında tüm bunları da kendi yazdıklarından okuyoruz.
Burası kitabı en sevmediğim bölümüydü. Her şey çok kolay oluyordu ve sadece oluyordu. Karakterlerin felsefelerini, zihin dünyalarını birbiri hakkındaki düşüncelerini okumayı sevdim zaten bu kitapta işaretlediğim tonla alıntı da var ama bu ilk bölüm çok uzatılmıştı ve çok zor aktı. Yani sadece kötü şeyler yapıyorlar sonra daha kötü şeyler yapıyorlardı. Bu kısım bana çok gerçekçi gelmiyordu ya da ben öyle istiyordum. Ve bir yere de bağlanmıyordu. Bu kitabı yeraltı edebiyatını çok merak ettiğim için okumaya başladım. Ama ilk bölümü o kadar zor ve uzun sürede okudum ki bu türü hiç sevmeyen tarafta olacağımı düşünüyordum.
Ancak bölüm boyunca aklımdan geçirdim. Kötüler nasıl kötü olabilirler. Nasıl yapabiliyorlar, nasıl pişman olmuyorlar
"Üç yüzük göğün altında yaşayan Elf krallarına
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz yüzük Ölümlü İnsanlar'a ölecekler ne yazık
Bir yüzük Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek bir yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda"
Yüzüklerin Efendisi
.
.
.
GÜÇLE GÜÇ
Bir güçle var oldu her şey
Güçler parçalara bölündü
Hepsi sahiplenilmeye baŞladı birer birer
Bir tamah ki savaşı başlatacak bu yarış
Ve güç ele geçirmeye başladı
Kim iyi kim kötü ne önemi kaldı?
Ele geçiren ele geçirilir ve tahakküme varış
O bulur o seçer o efendileri gelir gider
Onu da yenmek için güç gerekti aman o ne güçtü
O güçle yok oldu son buldu her şey
İyi kötü
M.Z.U.
.
.
.
Ne hikayelere gelmiştir bu yüzük. İlk önce Bilbo Baggins'e sonrasından Frodo Baggins'in eline. Daha sonra yok edilmesi gereken bu yüzük için yolculuk başlar. Çok, çok uzun bir yolculuk. Farklı diyarlardan, ormanlardan dağlardan geçen. Farklı ırklarla, yaratıklarla tanışacağımız. Ve savaşlar, savaşlar.
Aslında bu kitapta rastladığım okuduğum diğer fantastik kitaplardan farkı şey özel güçler ve savaşlardan çok bu dünyanın ayrıntılarının çok daha baskın olmasıydı. Dilinden daha çok bu kadar ayrıntı ağır geldi. Ve kalın bir kitap olarak ağır ilerlemesi beni okurken çok zorladı. Kitaba 200lü sayfalarda girebildim ve yarısından sonra sevmeye başladım. Kitabı okurken anlamadığım olaylar, tanımadığım (hatırlamadığım) kişiler, yaratıklar çok oldu. (Yerler zaten..) Bu kadar fazla olması biraz benden kaynaklanıyor elbette. Alışkın
"Bırakın kanım kaynayarak geçsin ömrüm!
İçip hayal şarabını yatayım sarhoş!
Görmesin şu çamurdan ruh evini gözüm
Tozun içinde devrilmiş bir mabet, bomboş!" (sf:1)
Martin Eden' ın o şarabı tatmasıyla başlıyor herşey. Tüm o mücadele. Alıp götüruyor denizin dalgalrında. Ama Martin Eden iyi bir denizci. Vardığı limanlarda umduğunu bulamayan.
Bir gün kavgadan kurtardığı bir gencin evine davet ediliyor. Ve uzaktan o tabloyu görüyor. Aşık olduğu kızla beraber "eğitimli" burjuva sınıfı. Ve tadaa artık yaşama amacını mücadelesini bulmuştur. O insanlara erişebilmek için okumak, yazmak, yazar olmak ve Ruth'la evlenmek. Ve mücedelesi başlar. Okur, okur, yazar, çok çalışır ve o tabloya yaklaşmaya başlar. Ama ya o tablo uzaktan görüldüğü gibi değilse...
Martin'de en sevdiğim ve gıpta ettiğim şey ne için olursa olsun (buraya da geleceğim) çabası oldu. Olduğu noktadan vardığı noktaya. Hemde kısa süre içinde. Ve sonrasında ne olursa olsun istediği şey için daima çabalamaya devam edebilmesi. Gerçeklerin sandığı gibi olmaması hatta sanmadığından çok daha kötü olmasına rağmen. Ama bir noktada bir şeyi niçin istediğimize dikkat etmemiz gerekiyor değil mi? Çünkü ya o neden de ya aslında o değilse ve o da elimizden giderse? Ya sonrası...
Spoiler perileri:
!!!
"Onu gerçekten sevmediğini şimdi anlamıştı. Sevdiği şey Ruth değil, idealize ettiği, kendi kafasında yarattığı uhrevi bir şeydi; kendi aşk şiirindeki ışık saçan ruhtu. Hakiki Ruth'u, sınıfının tüm o kusur ve zaaflarını taşıyan, o sınıfın psikolojisinin umutsuz sınırlarıyla kısıtlanmış burjuva Ruth'u hiç sevmemişti." (sf:460)
Ve işte kaçınılmaz zaafımız, sevme meselesi. Aslında aşk hakkında en başından beri Martin'e hiç katılmadım. Ve Ruth'u da en başından beri sevmedim. Bana göre olmayan bir karakterdi. Müesses nizamın altında
Türk edebiyatının ilk romanı. Talat ve Fitnatın trajik aşkı. Oysa her şey trajikomik bir şekilde başlar. Talat bir gün tütüncüde gördüğü kıza aşık olur ve onunla görüşmek için kadın kılığına girer ve hikayemiz başlar.
Ama hikayemizin yanında olmazsa olmazımız toplumsal eleştiriler absürd bir şekilde (en azından bu zamanda benim için) aktarılır bize. Görücü usulü evlilikler ve dönemin kadın erkek ilişkileri daha ilk romanımızdan göz kırpıyor bize. En büyük dertleri aman yaşı geçmeden(!) aman kötü yola düşmeden gençleri evlendirmek olan her şeyi bilen, onların iyiliğini isteyen büyükler. O zamanın yaygın göze batan sorunlarından işte.
Gerçi bugün için de çok farklı şeyler söylemeyiz heralde. Bir şekilde o sorunlar kılık değiştirip var olmaya devam ediyor. Görülüyor olsun olmasın. Ama sebepleri , etkenleri çok değişmiyor gibi geliyor bana. Çok uğraşıyoruz, herşeye olabilecek en absürd şekilde müdahale etmeyi çok seviyoruz. Ama bazen de tam aksi yok olmayı da iyi biliyoruz. Sanırım neye burnumuzu sokup sokmayacağımızı bilmiyoruz ve hep yanlış isabet ediyor. Tesadüfün böylesi. Her şeyi en saçma şekilde zorlaştırmanın yolları. Ama en iyisini biz biliriz değil mi?
En son da iş işten geçmiş olur, elimizdeki trajidilere bakıp bir güzel ağlarız. Her şeyin suçlusu da içinde kimsenin olmadığı o toplum olur. Ve mutlu son.
Delilik neydi tam olarak? Hangi ince çizginin üstünde hangi kalın sınırın dışındaydı. Normal sınırların dışında olmak mı, tüm sınırları yakmak mı yoksa çok daha başka sınırlara dolanmak mı? Delilik için akıl hastanesine mi gitmek gereklidir. Ama ne gerek var şimdi değil mi? Veronika gitmiş bizim için.
Çok istediğinden değil tabi. (Kim ister sonuçta) Daha farklı bir şey istemiş aslında da vazgeçmiş hayattan; bir şey kazanamayacağından, olasılıkların hep artacak olmasından, düzeltilemeyecek yanlışlardan. Ama istediklerimizi onlara daha yakınken ve onlardan uzaklaşabilmişken de isteyebilir miyiz acaba?
Sonra gözlerini açtığında kendini deli hastanesinde bulur. Sebebi belli. Belki herkese az biraz nüfuz etmiş olan vitriol zehrinden fazla doz. Ve buna bir çözüm arayan bir doktorumuz. Ve başka hastalar.
Her ne kadar kitapda işlenilen konularda haklılık payı olsa da çok tekrara düşüldü, sürekli bir ders verme amacı içinde. Ve nerdeyse tüm sebepler daha ciddi konularda bile buraya bağlandı romantik bir şekilde. Bunlar da bana biraz yüzeysel ve bayağı geldi açıkçası. Ama yine de okunabilecek hoş bir kitap. Sonuçta hayatımızdaki kitapların değerini bilmeliyiz değil mi?