"Ona öyle geliyordu ki en kötü şey, bir insanın görünmeyen bir yerde bir başka versiyonu varken, tamamen farklı bir versiyonuyla uğraşıyor olmaktı. Eğer bir adamın karakterinin çirkin bir yanı varsa, onu hemen ortaya çıkartmak ve onunla yüzleşmek isterdi. Bu çirkin yanının, ilişkinin arka planında görünmeden dolaşıp durmasını istemezdi. Darbeyi sırtı dönükken yememek için, onu ortaya çıkarmak amacıyla kışkırtmak isterdi."
“Varlığımız var sadece,” dedi. “Sen varsın, ben varım.. insanlar var.. hayvanlar.. dünya münya işte.. yıldızlar, galaksiler filan.. hayat diye bir şey var, bizim farkımızda olmayan. Acı var ama.. tek hissettiğimiz şey.. acı olmasa anlamı bulmak için kendimizi bu kadar hırpalamazdık.. başka türlü niye cennet hayalinin peşinden koşalım? Cennet dediğimiz şey acının olmadığı tek yer.”
Hayatımız dökülüyordu. Dökülen hayatımız, karşımda duran aynanın çerçevesine benziyordu. Hayatımız alçıdan yapılmış, üstüne altın yaldız sürülmüştü. Altın döküldükçe aslımız meydana çıkıyordu. Osman’la geçirdiğim, sekizi evli dokuz yıldan sonra benden kalan, dökülen saç, gevşeyen ten, buruşan yüz, çürüyen beden ve bütün bunları umutsuzca, çaresizce durdurmak için yekpare mermer tezgâha sıraladığım ingili bingili şişeler, janjanlı kavanozlar içinde yığınla losyon, tonik, krem ve serumdan ibaretti.