İnsanın dayanma gücü üzerine benzer birkaç sürprizi de paylaşmak istiyorum: Dişlerimizi temizleyemiyorduk ve hem buna hem de ağır vitamin yetmezliğine karşın dişetlerimiz eskisinden daha sağlıklıydı. Yılın yarısı boyunca aynı gömleği artık gömlek görünümünü yitirene kadar giyiyorduk. Su boruları donduğu için günlerce ellerimizi bile yıkayamadığımız oluyordu ve yine de ellerimizdeki yara bereler çalışırken toprakla kaplanmasına rağmen iltihaplanmıyordu (tabii soğuk yanığı olmadığı sürece). Örneğin, yan odada çıt dense uyanan hafif uykulu biri kulağının birkaç santim ötesinde gürültülü bir şekilde horlayan birine yapışmış olarak uyuyabiliyordu.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Aramızdaki sağlıkçılar ilk olarak şunu öğrendiler: “Ders kitapları yalan söyler!” Bir yerlerde insanın belli bir saatin üzerinde uykusuz kalamayacağı yazıyordu. Tamamen yanlıştı! Yapamadığım bazı şeyler olduğunu zannediyordum: Şu olmadan uyuyamam veya bu olmadan yaşayamam gibi. Auschwitz'teki ilk gecemizde tuğlaların üzerine yapılmış yataklarda uyuduk. İki buçuk metreye bir buçuk metre kadar olan her bir yatakta dokuz kişi uyuduk. Dokuz kişi, iki battaniyeyi paylaştık. Elbette sadece birbirimize yapışmış olarak yan yatabiliyorduk ama çok soğuk olduğu için bunun da bir avantajı yardı. Ayakkabılarımızı yatağa sokmamız yasak olmasına rağmen bazıları yastık olarak kullanmak için çamura batmış ayakkabılarını yatağa aldılar. Öbür türlü kafamızı sabit durmayan bir kancaya dayamak gerekiyordu. Yine de uykumuz geldi ve uyku bize birkaç saatliğine acıdan kaçış ve unutuş getirdi.
Duş için beklerken çıplaklığımızı tam olarak hissetmiştik: Çıplak bedenlerimiz haricinde hiçbir şeyimiz hatta saçlarımız bile kalmamıştı; sahip olduğumuz tek şey, kelimenin tam anlamıyla çıplak varoluşumuzdu. Eski hayatlarımızla somut bir bağ kurabilecek ne kalmıştı? Benim gözlüklerim ve kemerim vardı; daha sonra onları bir parça ekmekle takas edecektim.
Bu öykü benim sıradan bir tutsak olarak yaşadıklarımla ilgilidir. Hiç gurur duymadan söylemeliyim ki kampta ilk birkaç hafta haricinde psikiyatr ve hatta hekim olarak istihdam edilmedim. Meslektaşlarımdan birkaçı iyi ısınmayan ilk yardım birimlerinde atık kağıtları sargı olarak kullanarak çalışacak şansa sahip oldu fakat ben yüz on dokuz, yüz dört numaraydım ve çoğu zaman demiryolu için kazı yapıp ray döşedim. Bir keresinde işim hiç yardım almadan yolun altına su geçişi için tünel kazmaktı. Bu çabam ödülsüz bırakılmadı; 1944 Noelinden hemen önce sözde “ikramiye kuponları” ile ödüllendirildim. Bunlar, resmen köle olarak satıldığımız inşaat firması tarafından sağlanıyordu; şirket, kamp yetkililerine tutsak başına belli bir yevmiye ödüyordu. Kuponlar firmaya elli peniye mal olmuştu ve bazen geçerlilikleri bitse de çoğunlukla haftalar sonra altı sigara ile takas edilebiliyordu. On iki sigara değerindeki bir kuponun gururlu sahibiydim. Daha önemlisi ise sigaralar on iki çorba ile takas edilebiliyordu ve on iki çorba da çoğunlukla açlıktan ölmemenin garantisiydi.