Bazı kitaplar var üzerine saatlerce konuşa bilirsin. Bazı kitaplar var hem okurken çok keyif alırsın, hem de bittiği zaman günlerce o kitabı düşünürsün. Öyle bir kitap işte Martin Eden.
Yazarın kalemini zaten çok seviyorum. ‘Beyaz diş’ ve ‘Adem’den önce’ kitaplarını okumuştum, ikisinde de kalemine hayran kalmıştım. Özellikle Beyaz diş 10/10luk bir kitap bana göre.
Martin Eden’in otobiyografik bir roman olduğunu düşünürsek öncesinde London’un başka kitaplarını okumuş olmak kitabı daha keyifli bir hale getirdi. Martin’in neler yazdığı ya da nasıl bir kalemi olduğu hakkında bir fikriniz olmuş oluyor böylelikle.
Kitaba gelirsek.
Eğitimsiz, çalışkan, hayatını kendi kazanan bir genç denizci şehire geldiği seferlerin birinde burjuvadan genç bir edebiyat öğrencisine aşık olur. Ona layık olmadığını, daha doğrusu onunla konuşacak bir şeyi olmadığını hatta nasıl konuşulacağını bile bilmediğini fark eder. Ve ben kendimi değiştire bilirim diye düşünür, karar verir ve yapar. Ben bu denizciden ibaret değilim, daha fazlasını yapa bilirim demesi ve aslında kendisine çok yabancı bir dünyada var olmaya çalışması o kadar etkileyici ki.
Kitapların, edebiyat, bilimin, felsefenin yardımıyla kendini yeniden keşfetmenin hikayesi.
Ve aşk. En büyük motivasyonu Ruth’a layık olmak ve yanına yakışmak.
Kitap böyle akar gider.
Hayal, hayal kırıklığı, aşk, kalp kırıklığı, dostluk, aile ve daha bir sürü şey. Hepsi de o kadar güzel anlatılmış ki.
Ben bu kitapta kimseye nefret edemedim. Herkes toplumdaki rölüne uygun davrandı. Bir tek Martin kendinden yeni bir insan yaratmaya çalıştı ve başardı da. Diğerleri böyle bir şeye ihtiyaç duyduklarını bile düşünmüyor, anlamıyordu. Ama bunun için onları yargılamak da doğru değil bence. Çünkü insanlar böyle, böyleyiz. Martin gibi insanlar çok az. Kitaplar