Necip G.

Necip G.
Native Content Manager @ Demirören Medya “Her okur oturduğu koltukta birer Crusoe’dur.” (Alberto Manguel) "Ben cenneti hep bir çeşit kütüphane olarak düşlemişimdir." (Jorge Luis Borges)
8/10
·187 syf.··
2018 22. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 08 Nisan 2018 15:44
İncelemeye başlamadan önce sizinle bu kitapla ilgili çok şaşıracağınız, sıra dışı bir bilgi paylaşmak istiyorum: Dostoyevski bu kitabı kumar borcunu ödemek için sipariş üzerine sadece 25 gün........ Kızmayın hemen, küçük bir şakaydı arkadaşlar... :) Bu kitap hakkında konuşurken bu bilgiyi vermeyenleri Sibirya'ya kürek cezasına gönderiyorlarmış... Açıkçası Dostoyevski'nin bir kitabı hangi amaçla kaç günde yazdığı beni çok alakadar eden konular değil. Diğer Dostoyevski kitaplarında olduğu gibi sırası gelince aldım, okudum, okurken baya keyif aldım ve bitirip tekrar rafa kaldırdım. Kitaplarla ve yazarlarla bu ilişkinin ötesine geçmek beni oldukça zorlayan bir konu. Neyse, son olarak bir de harika bir Dostoyevski etkinliği tertip eden ve bu etkinlik için ciddi mesai harcayan sevgili Quidam 'a da içten bir teşekkür göndererek incelemeye geçiyorum... İtiraf etmem gerekir ki, kitabı elime alana kadar kafamda bambaşka bir senaryo kurmuştum. Kitabın adı Kumarbaz ya, işte ilk bakışta zihnimde Mel Gibson'un oynadığı Maverick filmindeki gibi sahneler canlandı. Sanıyorum bir Dostoyevski romanı ile karşı karşıya olduğumu yeterince idrak edememişim. Kitabı okumaya başladıktan sonra her şey yerli yerine oturmaya başladı... Yine sorular, sorgulamalar, detaylar, tespitler, tahliller peş peşe gözlerimin önünden geçti... O yüzden kitabı henüz okumayanlar ve okumayı düşünenler için paylaşmak istedim bu bilgiyi de... Yani karşınıza Kıbrıs'ta makinenin başında kol çeken Serdar Ortaç ya da Çarkıfelek'ten kazandıklarını bir başka Çarkıfelek olan Rulette ezen Mehmet Ali Erbil gibi karakterler çıkmayacak, içiniz rahat olabilir bu konuda... Benim gördüğüm kadarıyla kumar tutkusu, o çaresizlik duygusu ve her kumarbazın başından geçebilecek o malum olaylar kitabın
KumarbazFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202388,6bin okunma
YASEMİN DEMİR isimli okura yanıt verildi
Necip G.
Yasemin hanım yorumunuzu şimdi tesadüfen gördüm. Sanırım bildirimlerde gözümden kaçmış. Lütfen kusura bakmayın. Gecikmeli de olsa teşekkür ederim. Keyifli okumalar:)
Reklam
Sarmaşık
Beyoğlu Kültür Yolu Festivali’nin 10. Günündeyiz! Yaza vedayı iyiden iyiye kabullendiğimiz günlerde geldi çattı. Ne iyi etti diyorum keyfimce. Hepsine yorulacak binlerce yorumum var ama zilberman galerinin işlerine dair minik bir şeyler aklımı kurcalıyor, dayanamadım. Birkaç gün önce Beyoğlu’nda -Mısır Apartmanı’nında, Grand Pera’da,vs- gezdiğim sergileri düşünüyordum, acayip çıkmaza girdim. Sarmaşık sergisini tek başıma gezdiğimde ilk önce biraz ürktüğümü itiraf etmeliyim. Ama konuya ilişkin biraz araştırma yapınca Zilberman Gallery Serginin kavramsal çerçevesinin çıkış noktası Alexís O. van Tlön* tarafından kaleme alındığı düşünülen bir el yazmasında "sarmaşık" üzerine geçen bir pasaj olduğunu görüyorum. Viyana merkezli enstitü Institut für außergewöhnliches Archivwissen Wien tarafından yakın zamanda keşfedilip gün ışığına çıkarılan el yazmasındaki pasaj, sarmaşık kelimesinin Arapçadaki "asheka" telaffuzunun, Türkçedeki "aşk" (aşırı ve şiddetli aşk) kelimesinin köküne dönüşümünü detaylandırır. Metnin mantıklı olduğu kadar şiirsel düşünce örgüsünde van Tlön: "Sarmaşık çevrelediği ağacın suyunu emer, kurutur, zayıflatır. Bazen aşırı sevgi âşığın hayatla bağlantısını kesmesine, âşığı solmuş bir bitki gibi yorup kurutmasına sebep olur." diyerek başlar. Ardından, kurduğumuz güçlü bağların hayatta kalmak için nasıl hayati öneme sahip olabileceğine, bir "bitkinin" yaşam için nasıl bir direnç sembolü olabileceğine dair satırlarla devam eder. Bu düşünceyi "harabeler" üzerine kurduğu bağlantılarla zenginleştirir. Tlön'e göre bir zamanlar yaşananların en güçlü göstergelerinden biri olan harabeler, geçicilik duygusunu sabitler. Harabelerin yaşamı geride kalana bağlayan tek yoldaşı ise sarmaşıktır. Sarmaşık galerisi beni düşündükçe hâlâ biraz ürkütüyor. Sergi bitmeden bir kez
Necip G.
Böyle bir dönemde yapılabilecek, dahil olunabilecek en güzel uğraş sanırım. Çünkü, hayat boyu bunlardan uzak kalacakmışız gibi boğucu bir atmosfer esir ediyor herkesi. Bir sarmaşık gibi gelip enerjimizi emiyor bu düşünce. Oysa hayatta hala keşfedilmeyi bekleyen sayısız şey var. Mesela kelimeler, kavramlar var... Dünyaya bir kez daha gelsem sanırım ciddi ciddi etimolojiyle falan ilgilenirdim:) Harika bağlantılar var kelimeler, kökenler arasında... Aslında bugün ayağa düşen bir kavramın gerçekte nasıl bir tesiri olduğunun en güzel kanıtı: ETKİLEŞİM... Senin yazdıklarından da gayet net anlaşılacağı gibi, dahil olduğun etkinlikler bazı duyguları harekete geçirmiş. Pek çok duygumuzu kullanmaya fırsatımız olmadığı ya da fırsat verilmediği için diyelim, neredeyse kendi halinde küflenmeye bırakmışız gibi... Oysa ne kadar da insanca bunları yaşamak, hissetmek ve üzerine birkaç kelam laf etmek... Birkaç ay önce Beyoğlu'na son gelmemde olumlu yönde bir dönüşüm olduğunu gözlemlemiştim. Yıllar sonra eski Beyoğlu'nu hatırlatan kareler vardı. Mısır Apartmanı, Narmanlı Han, Hazzopulo, AKM vs. derken gençliğimdeki Beyoğlu havasını az da olsa soludum diyebilirim. Bu tarz etkinlikler de o dönüşüme ciddi katkı yapacaktır. Belki de kaybettiği kimliğine yeniden kavuşacaktır Beyoğlu! Kültür Yolu Festivali’nin programını inceledim az önce... Sadece programa bakmak bile geçici bir haz veriyor:) Umarım kalan zamanda birkaç etkinliğe dahil olma fırsatı yakalarız... Bu güzel ve pozitif paylaşım için teşekkürler... Keyfini çıkartman dileğiyle...
Büyük İstanbul Depremi Artık Çok Yakın!
10/10
·136 syf.··
2022 58. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 17 Ağustos 2022 19:14
Bu kitap yorumunu Instagram'daki "alintilarlayasiyorum" profilimde de okuyabilirsiniz: instagram.com/p/ChXgRAuNCSL Bugün günlerden 17 Ağustos. Binlerce insanın hayatını kaybettiği o depremin üzerinden tam 23 yıl geçti. O yüzden gelin size 17 Ağustos 1999 gecesi yaşadıklarımı anlatayım. Bilenler biliyordur, ben aslen İzmitliyim ve çocukluğumu da tamamen orada geçirdim. Küçükken abimle bir ranzada yatardık. Üstte o, altta da ben. Dertsiz ve tasasız çocukluk zamanlarımızın doruğundayız. Yazın ortası. Takvim ise 17 Ağustos'u gösteriyor. Hani şu eskiden Diyanet'in verdiği duvar takvimleri vardı ya... İşte hep oradan bakardık hangi günde olduğumuza. Neden bunları dün gibi hatırladığımı bilmiyorum. Aklımda bıraktığı travmatik etkisinden dolayı olsa gerek. Oysaki ben 2 gün önce yediğim yemeği bile doğru dürüst hatırlamazken 5 yaşında yaşadığım o gecenin hiçbir saniyesini unutamıyorum. Uyurken kaçırılıp küçücük bir odaya kilitlenmiş olduğunuzu düşünün. Birden bütün dünyanız sallanıyor, etrafınızdaki bütün duvarlar üstünüze üstünüze geliyor ve kaçacak hiçbir yer bulamıyorsunuz. Sonra ne yapıyorsunuz? Gidiyorsunuz annenize sığınıyorsunuz. Merdivenlerden koşa koşa kaçıyorsunuz. İnsanın en ilkel güdüleri ölüm gerçeğiyle karşılaştığında açığa çıkıyor: Kaçmak ve hayatta kalmak. Üstelik o an düşmanınızı göremiyorsunuz bile! Adeta onunla aranızda çetin bir savaş başlıyor. O derin çaresizlik hissini sadece bunu yaşayanlar bilebilir. Peki bunları niye anlatıyorum? Elbette gerçekleşmesi beklenen büyük İstanbul depreminde insanların bu çaresizlik hissini yaşamamaları için. Gelecekte harika işler başaracak çocuklarımızın ve gençlerimizin molozların altında kalıp can vermemesi için. Yetkililere ulaşıp onları biraz olsun uyandırabilmek için... "Nasıl yani? Gerçekten de
1000Kitap
Türkiye'de DepremNaci Görür · Doğan Kitap Yayınları · 2020182 okunma
Necip G.
İşi şova dökmeden ölçülü bir şekilde ve herkesin anlayacağı bir dilde deprem konusunda ciddi bir farkındalık yaratan Naci Görür hocanın kitabı üzerinden, bu acı deneyimi merkezinde yaşamış biri olarak, aynı üslupla ve dikkate alınması gereken uyarılarını da ekleyerek yazıp paylaştığın bu değerli inceleme için teşekkürler Oğuz. Biraz uzun bir cümle oldu ama bu cümleyi okumak bile 17 Ağustos 99 depreminin yaşandığı anın üçte biri kadar bir zaman alıyor. Ben o gece İzmir/Karşıyaka’da bir oteldeydim ve uyanıktım. Deprem olduktan sonra o an sorsalar, depremin merkez üssünün İzmir olduğuna hayatım üzerine yemin edebilirdim. Gerisini siz düşünün artık… Selam ve sevgiler…
“Özgürlüğün mükellefiyetin koşulu olduğu bir tasavvurdan, özgürlük talebinin yagâne mükellefiyetimiz haline geldiği başka bir tasavvura intikal ediyoruz. Özgürlüğümüzü kavradık ve elde ettik diyelim, peki şimdi ne yapacağız?”
Sayfa 23 - Ketebe Yayınları, Mükellefiyet üzerine açık oturum, İbrahim Halil Üçer·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce
Neşe isimli okura yanıt verildi
Necip G.
Evet en akılcı cevap bu gibi gözüküyor Neşe hanım:) Her gün fragmanını seyrediyoruz zaten farklı vesilelerle…