“Demek iki gün hastalanınca yerine adam alıvermişlerdi? İyi ama keyfinden mi hastalanmıştı? Allah'ın bir derdi, illeti.” (Sf. 84)
Orta Anadolu’nun Ç. Köyünden üç arkadaş, Köse Hasan, İflahsızın Yusuf ve Pehlivan Ali çalışmak için düşer şehir yollarına. Bizde onlarla soluğu Çukurova’nın bereketli topraklarında alırız. Alırız almasına ya, kâh pamuğun kuru kabuğuyla tohumundan ayrıldığı Çırçırlara düşer Köse Hasan ile üşür hatta donarız kâh Pehlivan Ali ile patoza çıkar toz talaş içinde sıcakla kaşınır dururuz. Bitleri, pisliği, kurtlu sert ekmeği, sömürüsü… Yıkanmaya su yok! Yağsız kötü pilava kaşık sallar ırgatlar açlıkla. Bir de üstüne kırk beş kişilik patozda otuz kişi, günde yirmi saat çalışırlar. Irgatbaşı da eksik olan on beş kişinin haftalığını cebine indirir. Ortada alın teri, emek vardır da karşılığını almak yoktur. Tolstoy’un deyimiyle “ekmeğin pahalı emeğin ucuz” olduğu zamanlardır belki de. Tıpkı günümüzdeki gibi! Irgatbaşısı, ağası hepsi birbirinden beter, acıma nedir bilmeyen, paragöz, çıkarcı, ciğeri beş para etmez adamlar. Adam dediysek lafın gelişi yani. Maksat ağzımızı bozmayalım. Rüzgâr bu üç arkadaşı nereye savurursa savursun her gittikleri yerde aynı sömürü, aynı yozlaşma vardır. Dert hep aynı derttir. Her yerde ahlaksızlık diz boyudur ki kendileri de öyle çok erdemli insanlar değillerdir hani!
“Şehir dediğin bir para tuzağıymış. Bir yerden kurtuluyoruz, bir yere düşüyoruz…” (Sf. 106)
Ahlaksızlığın yuva yaptığı, pislikten geçilmeyen, sömürünün kol gezdiği, çerez yer gibi hak yenilen, kokuşmuş bir ortam anlayacağınız. Roman 1954 yılında yayınlanmıştır lakin saydıklarımın size çok tanıdık geldiğine eminim. Aradan geçen onca yıla rağmen insanlar aynı insanlar, sömürü aynı sömürü! Tabi artık daha modern! İnsanlar hala az paraya çok