1974 yılının Eylül ayında yaptığı bir konuşmada o zamanki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kurt Waldheim, dünyamızın bir "çaresizlik" bunalımı geçirdiğinden söz etmiş, dünyayı egemenliği altına alan ve kadercikivin eşlik ettiği yaygın urkuntuden duyduğu kaygıyı dile getirmişti. Kadercilik ve uyuşukluk, çevreyle baş edememenjn doğal sonuçlarıdır. Deneysel olarak aşırı yüklemeye maruz bırakılan bir kobay da sonunda sessizce bir köşeye çekilir ve ayaklarını ağzına goturrerek amaçsızca çiğner.
Geçmiş kuşakların ustası gönlünü vererek yarattığı üründen ötürü gurur duyar, sanatını yakın ilişki içinde bulunduğu çırağına en az birkac yıllık bir sürede öğretir, bireylesmis olmaktan ötürü kendine saygı duyardı. Günümüz calisaniysa, sistemi oluşturan mozayiğin yalnızca çok küçük bir parçası. Üstelik çoğu kez sistemin butününden ya da sistem içerisindeki yerinden de haberdar değil. Bireyin sistem içerisindeki yerini hiçe indirgeyen böylesi bir dünyada insanda yarattığı kopukluk bazen davranış bozukluklarına neden olmaktadır. Aslında çağdaş toplumların en önemli ruh sağlığı sorunu da budur.
Marx Nurday, 1898 tarihli Degeneration adlı metninde ölçüsüzce hizlanmanin bir cesit " yozlaşma" olduğunu dile getirir. Örneğin herhangi bir canlının bedeni, kendisine engel olan bunyevi yapısından, organların eklemli oluşu ve organik bir bütün gibi hareket etmesinden istediği kadar hızlanamaz. Belli ivmelerin uzerindeki değerlere zihin daha dayanıklı olsa da, bedensel bütünlük bozulur. Eylemsizlik momentini zorlayan bünye, uzuvlarından kurtulmaya başlar; her organ sanki kendi hareket ve Sükûn oranlarıyla devinmeye başlar. Bedenin organik yapısı gibi, benlik veya ego da hızlanmaya engeldir. Ben adı verilen ruhsal aygıt, zihinsel üretimi bir arada tutarak sanal zzihin uzuvlarının yörüngeden çıkmalarına direnç gösterir.