Çoğu geçmişin uslu çocukları olan bu kişiler, çevrelerine sevgi karşılığı "rüşvet" dağıtırken, kendi kisiliklerinden vazgeçmiş olmanın yarattığı düşmanlık duygularını da sürekli baskı altında tutmak zorunda kalır ve kendilerine yabancılaşirlar.
İnsanları sevebilmek, onlarla baş edebilecek yöntemleri geliştirebilmek gerektirir. Bununla kastedilen, karşımızda düşmanlar varmışçasina geliştirilecek savunma yöntemleri değil, kendimizi dürüst ve açık bir biçimde yaşayabilme yurekliligini gosterebilmektir.
Aslında herkesin çocukluk döneminde bir şeyler aksar. Ama insan, duygularını dürüstçe yasayabildigi bir çevrede yetismisse olumlu duygular gibi olumsuz duygularını da açıkça yaşamayı öğrenebilir, dolayısıyla kendine fazla yabancilaşmaz. Eğer insanlar olumsuz duygularin evrensel olduğunu, reddedilme kaygılarının herkes tarafından yaşanmakta olduğunu ve bunun yalnızca yoğunluk derecesinin önemli olduğunu bilebilselerdi, bu tür duyguların üzerini fazlaca kapatmaz ve gereksiz bir suçluluğu da yaşamazlardi.
İnsan yetiskin yaşamında ana-babasinin kusurlarının izlerini taşısa bile bundan ötürü onları suçlamak kendisini de suçlu hissetmesine neden olur. Bu, yetişkin bir varlık olarak insanın kendi varoluş sorumluluğunu üstlenememiş olmasının suçluluğudur. Ana babalarimizdan alacaklı olduğumuz bir gerçek de olsa, geçmiş yeniden yaşanamaz. Bazı insanların daha elverişli koşullarda yetişmiş olmasının yarattığı eşitsizliğe isyan etme de bizi kendi sorumluluklarimizi görmekten alikoyabilir. Üstelik ana babalarina öfkelerini sürdüren insanlar onlara karşı duydukları korkuyu da sürdürürler. Ana babadan korkmak ise olgunlaşmamış olmanın bir gostergesidir. Unutmamak gerekir ki, onlarında ana babaları vardı ve kuşaktan kuşağa aktarılan sorunlardan kimin sorumlu tutulabilecek sorusunun da yanıtı yoktur.