“Yatağınıza girdiniz. Tanıdığınız eşyalar arasında kendi kokunuz ve anılarınızla dolu çarşaflar, battaniyeler arasına yerleştiniz, başınız yastığın tanıdık yumuşaklığını buldu. Yana döndünüz, bacaklarınızı karnınıza çekerken boynunuzu biraz öne eğdiniz, yastığın serin yüzü yanağınızı serinletti: birazdan uyuyacak, karanlığın içinde hepsini, hepsini unutacaksınız.
Hepsini unutacaksınız: Sizden üstün olanların acımasız gücünü, söylenmiş o düşüncesizce sözleri, budalalıkları, yetiştiremediğiniz işleri, anlayışsızlığı, ihaneti, haksızlığı, aldırışsızlığı, sizi suçlayanları, parasızlığınızı, hızla geçen zamanı, kavuşamadıklarınızı, yalnızlığınızı, utancınızı, yenilgilerinizi, acıklı halinizi, felaketleri hepsini birazdan unutacaksınız. Unutacağınız için memnunsunuz. Bekliyorsunuz.
Sizinle birlikte çevrenizdeki eşyalar, karanlığın içindeki o alalade ve tanıdık dolaplar, çekmeceler, kaloriferler, masalar, sehpalar, sandalyeler, kapalı perdeler, çıkarıp attığınız elbiseler, sigara paketiniz, kibritle el çantanız, saatiniz; onlar da bekliyorlar. (….)
Renkler biçimler birbirlerini sessizce tekrarlayarak, bir kaybolup yine ortaya çıkarak, yavaş yavaş değişerek, unutulmuş ve hiç olmamış bazı sahneleri, bazı anıları gösteriyorlar size; aklınızın içindeki renkleri seyrediyorsunuz.
Ama uyuyamıyorsunuz da.
(…..)
O zaman benim gibi yapın: Yedi yüzyıl önce Bizans’tan Moğol Hakanı Hülagü’ye gelin olarak yollanan Prenses Mariya Palaeologina’yı düşünün. “