“ Umutsuzca aptal ve duyarsız olduğuna karar verdiğim kara kuru, sessiz ve gururlu bir çocuğun öğretmeni çileden çıkaran direnişinin nedenini çözemediğimde, çocuğun gözlerinden yaşlar akarken, öğretmenle öğrenciye aynı anda hak vermekten yorulurdum. (…)
Okula alışıp çocuksu bir kardeşlikle teneffüslerde koşturup oynarken mutlulukla unuttuğum ve ruhumun da reddettiği bu gizli çizgi, öğretmen kürsüdeki yerine bir iktidar anıtı gibi yerleşince birden ortaya çıkıverirdi ve ben de bu dayak ve aşağılanma anlarında basit ama güçlü bir merakla bazılarının neden daha tembel, onursuz, iradesiz, duyarsız, kafasız ya da işte “öyle” olabildiklerini kendime sorardım. Hayatın karanlığına ve sınıf arkadaşlarımın ruhuna açılan bu soruya ne kötülerin hepsinin çarpık ağızlı çizildiği romanlar ne çocuksu sezgilerim cevap verir, ben de soruyu unuturdum.
Okul denen yerin aslında hayatın temel sorularını cevaplamadığını, yalnızca hayatın gerçeği olarak benimsememize yardım ettiğini çıkarmıştım. Bu yüzden parmağımı kaldırıp kendimi çizginin daha rahat ve huzurlu tarafına atmaya lise yıllarına kadar özen gösterdim. “