İtiraf etmem gerekirse kitabın kapağında yazan yorumlardan özellikle Library Journal’ın “Bir sonraki Uçurtma Avcısı.” şeklindeki iddialı yorumunu görünce ön yargılı olarak başladığım bir kitaptı.
Benim ön yargımın birkaç farklı sebebi vardı elbette ancak okuduğum ve çok sağlam eserlerden biri saydığım Uçurma Avcısı’nın bu kitap için devamı niteliğinde denerek ifade edilen yorumunu çok cüretkar buldum başlangıçta.
Bunun nedeni sanırım benim Uçurtma Avcısı’nı kendi okumalarım içerisinde çok farklı, çok kıymetli bir yere koymam.
Küçük Arı’ya; içerik, kurgu ve üslup olarak Uçurtma Avcısı’na yakın bir kitap olabileceğine pek ihtimal vermeden başladım. Ancak kısmi ölçüde yanıldım.
Hala Library Journal’ın yorumuna tamamen katılabileceğimi söyleyemesem de; akıcı anlatımı, karakterlerin hayatlarının birbirine bağlanması, Nijeryalı bir kızın yürek burkan hikayesini çok sürükleyici bir şekilde bize sunmasıyla kitap, okuyan insanı hüzünlendirmeden ve düşündürmeden edemiyor.
Özellikle Küçük Arı’nın köyünde yaşananlar, ailesinin katledilmesi, ablasının başına gelenleri okuduktan sonra insan içine doğduğu ortamı-bedeni-rengi-cinsiyeti-ülkeyi-kültürü-yaşantıyı… sorguluyor.
Sarah’nın, klasik batılı beyaz bir İngiliz kadını olarak sorunlarının yüzeyselliği, onun dünyanın merkezi sandığı hayatı, yaptığı insanca yanlışlar ancak yine bilinç dışı insani bir tarafıyla Nijerya’da ,o sahilde, yaptığı inanılmaz cesaret örneği… Hayatına 9 parmakla devam etmesi… Bunu kadınca bastırılamaz bir merhamet duygusuyla düşünmeden yapması… Kitabı okurken insanı şaşırtan ve Sarah’ya sempati duymayı sağlayan, bir yandan da “acaba ben olsam ne yapardım” diye düşündüren bir dönemeç.
Batı’nın göçmenliğe bakış açısı ile ilgili Küçük Arı’nın anlattıklarını ve düşüncelerini okurken ise insan sık sık kitabı