SAFFET: Hayır, sizi de sevmemeliyim. Çünkü her zaman olduğu gibi hayal kırıklığı bekliyor beni. Gene gülünç olmaktan korkuyorum. (Sesini yükseltir.) İnsafsız insanlar! Hayat göz yaşına bakmıyor. Oysa insanların merhametine muhtacım ben. (...)
Sırtını dayayabileceği bir babaya öyle ihtiyacı vardı ki, yıllar boyu ördüğü bütün duvarları kendine baba diye ördü. Her ördüğü duvarın önüne çöküp yaslanır ve bir yorgunluk sigarası içerdi. Ben yaptım, elimin emeği, alnımın teri der ve yaslanır; sırtındaki o elin yokluğunu tuğlalarla, duvarlarla doldurmaya çalışırdı. Ama ördüğü hiçbir duvarı yanında taşıyamazdı.
Var olduğunu çok yoğun bir şekilde düşünüp bir gün olmayacağını unutmaya çalışıyordu. Ama kesinlikle imkansız bir şeydi bu. Varoluşunu ne kadar düşünürse düşünsün, hemen yaşamın sonu olduğu düşüncesi de geliveriyordu aklına. Bunun tam tersi de geçerliydi: Bir gün yok olacağını kuvvetle hissederse, yaşamın nasıl sonsuz bir değere sahip olduğunu da asıl o zaman anlıyordu. Madalyonun bir yüzü ne kadar büyük ve belirginse, diğer yüzü de o kadar büyük ve belirgindi. Yaşam ve ölüm aynı şeyin iki yüzüydü.
(...) Charles kendi kendine ebeveynlik ettiğini düşünüyordu. Evet, kendini yetiştirmek bir bakımdan iyiydi; insanın bazı şeyleri sıfırdan başarması, son derece güçlendirici bir deneyim olabiliyordu. Öte yandan bu yalnız yürünen bir yoldu ve bazen gecenin karanlığında, Charles yıllar önce soğumuş olan o sıcak kalbin özlemini duyuyordu.