İnsanın yeryüzündeki başarısının ilk şafağından bu yana rüyalar kaydedilmiştir. Eski ve ilkel toplumlar arasında rahiplerin ya da halkların ruhani liderlerinin bir görevi de rüyaların yorumlanmasıydı. Bu medeniyet topluluklarında, rüyanın gerçek bir psişik fenomen olarak görüldüğü ve bir anlamı olduğunun varsayıldığı anlaşılmaktadır. Anlam, bu halklar için, daha ziyade gerçeğe dayalı bir durumdu. Günlük uğraşlarla ve günlük sorunlarla bağlantılıydı. Rüyanın aynı zamanda belli kehanet boyutları da vardı ve canlılar dünyası ve insanı çevreleyen görünmez evren arasında bir bağlantı olması gerektiği düşünülürdü. Grekler bu bakış açısına daha yatkındır. Ününü atom alanındaki keşiflerine borçlu olan Demokritos rüyaların uyku durumunda, insanın havada yüzen, belki de diğer insanların zihinlerinden türeyen gölgelere, hayaletlere, elementlere ve maddelere olan duyarlılığını temsil ettiğini savunur. Boşluğun çoğu parçalı halde ve gittikçe de parçalanan varlıklarla dolu olduğunu ve uykuda kişinin bir tür psişik mezarlık olan bu kaotik küreye katılım gösterdiğini düşünmüştür. Her zaman için daha muhafazakar biri olan Aristoteles ise, rüyaların kişinin kendi doğasındaki psikolojik faktörlere ya da kişiliği etkileyen çevresel baskılara bağlı olarak ortaya çıktığından şüphelenmeye yatkındır. Cicero ise, yenen ağır bir yemekten sonra görülenler hariç, ilahi bir kökeni olduğuna inandığı rüyaların kahinsel olduğunu düşünmekten hoşlanır.
~
Rüya Sembolizmi, Manly P. Hall
Yaşam belki uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği. Yaşam belki bir urgandır, bir adamın daldan kendini astığı. Yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur. Yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır...
Zaman, bir insanı sevme gücü olmayan zaman, o insanı hemen, çabucak defterden siler. Onun kederleri, acıları ve ölümü, ya kollektif tarihe gömülür ya da buharlaşır ve turistlerin, kırık sütunların üzerine oturarak, fotoğraf makinelerini boş, yağmalanmış mezarlara çevirerek yakalamaya çalıştığı şiirsel anlara karışır. Bu gezginlerin hiçbiri, yıkıntıların ve yankıların arasında asıl neyi öğrendiklerinin farkında değildir: bir insanı önemsizleştirmeyi ve kendilerini, kendi yok oluşlarına hazırlamayı öğrenmektedirler.
Sakın bana ismimi sormayın
Sakın gözlerimin tam içine bakmayın
Yanımdan geçerken bana dokunmayın
Varsayın ki orada değil, buradayım
Oraya siz gelemezsiniz
Köprüleri yıktılar, gemileri yaktılar, yollar kayboldu
Ben başkayım
Ben uçurumlar kadar tehlikeli
Dereler kadar tekinsiz
Rüzgarlar kadar esriğim