Odamı sınırlayan dört duvar arasında, varlığımı ve düşüncelerimi kuşatan hisarın içinde ömrüm azar azar eriyor bir mum gibi, hayır, yanlışım var, ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış, ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş.
Soyluluk ötekini işitebilmekten yapılma mücevherdir. Soylular kalplerini bir mücevher gibi taşıyan ve kalpleriyle düşünen insanlardır. Bu ülkenin en soylu insanları, diğerlerinin acısını içinde en çok hissedenlerdir.
Var olduklarını kanıtlamak için birbirlerine marhaba diyen Batılılar ile Allah'ın varlığını hissettirmek için yolda birbirlerine selamun aleyküm diyen Doğulular'ın ayrımını o vakitlerde yaptım.
Yaşamayı ve ölmeyi, mekâna ilişmeyi, zamana girmeyi, daha doğrusu zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim.
Aşktır o benim için.
Yoldur.
Anlamdır.
Sestir.
Ülküdür.
Varoluştur.
Tanrısızlığın karanlığında ruhum daralır, boğulur. Asit içinde erir gibi. Gazda boğulur gibi.
Yüreğimi ancak O çarptırır.