Devlet, yasal düzenlemelerle (mesela “kentsel dönüşüm” kanunları, telekomünikasyon, enerji ve ulaşımda “yapısal reform”lar, vs.), içerdeki muhalefetin bastırılması için polis gücünü, “iktisadi çıkarları” güvenceye almak için orduyu, sosyal hakları talep edenleri engellemek için de, mülkiyetin ayrıcalıklarını savunan mahkemeleri kullandığı, aslında mülksüzlere karşı mülk sahiplerinin yanında olduğu halde tarafsızmış gibi görünmeyi başarır. Ulus devletler vatandaşların gözünde sanki kendi hükümetlerini seçip, kendi kaderlerini belirleyebiliyorlarmış yanılsamasını yaratırken, gerekli altyapıyı hazırlayarak çokuluslu şirketlerin gücünü pekiştirirler.
Gerçeği bilmek kişiyi bir süreliğine mutsuz kılsa da onu özgürleştirir; bu da hayatının iplerini eline alabilmesinin ve daha uzun vadedeki mutluluğunun önkoşuludur.
Kant’ın mutluluk kavramı (Glückeseligkeit) kişinin tüm varlığıyla barışık olması olarak özetlenebilir. Gerçek mutluluğun hem kapsama alanı ve çeşitliliği geniş, hem de hissediliş şekli derindendir.
İtaatkârlığın kökenlerine sınıfsal açıdan bakmayı deneyelim. Sahip olduklarını ve kendilerini fazla önemseyen, kendi küçük dünyalarını aşan insancıl idealleri olmayan hedonist insanların hiyerarşik bir toplumsal yapının sürdürülmesine katkıları açık değil mi? Kendilerinden aşağı gördüklerini ezip, yukarı gördüklerini kıskanarak ve itaat ederek. Peki bu kişilik özelliği (bireycilik, narsizm, hedonizm, vs.) daha çok orta ve üst sınıflara özgü diyebilir miyiz? Yoksa, ölüm, acı çekme ve kaybetme korkuları insanların evrensel korkuları olduğu için insana “zarar verme gücüne” sahip otoriteye (mesela “meşru şiddetin tekeline sahip” olarak tanımlanan devlete) itaat, kendini koruma refleksinin “doğal” bir sonucu mu?
Özgürleşmek istiyoruz ama bunun bedelini ödemek istemiyoruz. Oysa bu, ıslanmadan yüzmek kadar imkânsız değil mi? Özgürleşmenin ancak engelleri aşma sürecinde bireyin mücadele ederek (yani kaybetmeyi ve acı çekmeyi göze alarak) kendini dönüştürmesiyle gerçekleşebileceği düşüncesinin izlerini, Nietzsche’nin “beni öldürmeyen düşman güçlendirir” sözlerinde de, Marx’ın “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanların” devrimci potansiyeli olduğu fikrinde de bulabiliriz.