“Aa neymiş bu hımm okuyayım da stresimi kontrol altına alayım” diyip zar zor edindiğim bir kitaptı. Okurken anksiyetem tetiklendi ve kalbim yerinden çıkacak gibi attı. Glukokortikoidlerim kortizol salgıladı, adrenalinim kana karıştı ve testesteronum düştü. Var olan uyku sorunlarım daha da arttı. Kısacası dostlar benim gibi kafayı bişeylere takıp düşünüp düşünüp uykularınızı kaçıran biriyseniz, stres bedeninizde bazı arızalar çıkarıyorsa, alıp okuyayım bir faydası olur demeyin. Çünkü kitap yardımcı olmak için yazılmamış, stresiniz varsa ayvayı yediniz demek için yazılmış. Zaten son kısımda yazar kendisi de söylüyor, “şu ana kadar okuyup da depresyona girmediyseniz dikkatsiz bir okuyucusunuz demektir” diyor. Kitabın olayı stresin bedenimizdeki etkilerini fizyolojik olarak incelemek ve stresin hemen her konuda sağlığımızı ciddi derecede olumsuz etkilediğini uzun uzun anlatmak. Bunları yaparken de süreli maymunlar ve fareler üzerine yapılan deneylere atıfta bulunuluyor. Yani stresin psikojik altyapısından ziyade biyolojik alt yapısı irdeleniyor ki yazar da zaten biyolog.
Stresi kontrol altına alarak fayda görmek için kitabı okumak isteyenler, satın almak yerine kitabı rafından alıp son 10 sayfasına göz gezdirebilirler. Orayı da kısaca özetliyim, meditasyon yap, egzersiz yap ve belirsizlikten uzak dur.
Boşver. Yine birçoğumuza göre mis gibi yaşadı İvan İlyiç. Sadece farkında değildi, farkına vararak öldü. Varoluş acısını son aylarında yaşadı. Bu yüzden şanslı. Eğer hayat nasıl yaşanmalı sorusunu bir kere sorduysanız kendinize, hayatınızın geri kalanını İvan İlyiç’in son anları gibi geçiriyorsunuz.
İvan İlyiç'in ÖlümüLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202261bin okunma
Erich Fromm’un öğrencisi Rainer Funk tarafından yazılan bu kitabı tesadüfen edindim ve uzun bir zamana yayarak yavaş yavaş okudum. Başlığından da anlaşılacağı üzere, yaşadığımız bu karmaşık dünyada kendine bir şekil vermeye çalışan kimliğimizi ait olduğu topraklara ekip filizlenmesini bekliyoruz. Bu kitap, yaşadığımız bu postmodern çağda yaşam boyu mücadelesini verdiğimiz kimlik arayışında işimizi kolaylaştırmayı hedefliyor ancak tabi psikoloji biliminde yeterli altyapınız varsa. Çünkü Rainer Funk, “ben odaklı kişilik” olarak tanımladığı postmodern insan karakterini tanımlarken akademik bir dil kullanıyor ve ortalama okuyucun durumu kavramsallaştırabilmesi işin -en azından bana göre- yeterli örneklemeye başvurmuyor. Yine de anladım mı derseniz pek çok noktasını anladım yalnız, bu anlama seviyesi, beni hayatta hangi noktada olduğum ve neleri değiştirmem gerektiği konusunda yeterli olmadı. Ya da kitabın böyle bir amacı yok, emin değilim. Kitap ne anlatıyor kendi samimi cümlelerimle kısaca özetleyeyim ve benim için de bir hafıza tazeleme olsun.
Funk diyor ki; artık teknolojinin geliştiği, tüketimin hiç olmadığı kadar arttığı, medyanın hayallerimizi manipüle ettiği, ekonominin liberalleştiği, kapitalizmin kanımıza kadar girdiği postmodern bir çağda yaşıyoruz. Bu çağ kendi ben odaklı kişiliğini yarattı. Ben odaklı karakter öyle aklınıza ilk gelen egoist narsist bir kişilik değil. Ben odaklı kişilik çağımıza uyum sağlayan insanın olmazsa olmaz psikolojik yapısı. Funk bu kişilik yapısını matematiksel olarak kategorize ediyor. Ben odaklı kişiliği arzı ve pasif olarak ikiye ayırıyor. Arzcı, toplumun kendi kurallarını içselleştirmek yerine sınırsız özgürlüğüne dayanarak sıfırdan bir gerçeklik üretme peşinde oluyor. Pasif ben odaklı kişilik ise varolan sistemde kendi payına
Gayet akıcı, kolay tüketilebilir, sade bir klasik. Beni özellikle etkileyen vurucu bir tarafı olmadı. Hiç bir karakterini merkeze almadan kötülük meselesini irdeliyor. Hemen her karakterlerin kötü olduğu hikayede, yazar her karakteri tarafsız, nesnel bir bakışla okuyucuya tanıtırken onların sevecen taraflarına da yer veriyor. Her karakter kendi içinde haklı gibi görünse de genel bir bakışla hikayeye baktığımızda hepsinin kötü acımasız olduğunu görüyoruz.
Hayvanlaşan İnsanEmile Zola · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20253,964 okunma
Onca işin gücün arasında zar zor bitirdim kitabı. Anlaşılması zor, tuhaf ve sıradaşı bir kitap. Muhtemelen bu yüzden ilgi gördü ve popüler oldu.
Kitabı beğendim mi beğenmedim mi ben de bilmiyorum. Çok bir şey anlayamadım ama beni öyle büyülü bir evrene soktu ki afalladım. Ben afallamadım ben iyi bir okuyucuyum ve bu esrarı çözmeliyim dedikçe daha da çamura battım. Orhan pamuk öyle bir edebi bir düğüm atmış ki çözemiyorsunuz. Ama kitap ilerledikçe güzel olanın düğümü çözmek değil, düğümü çözmeye çalışmak olduğunu farkettim. Kitap asla akıcı ve sürükleyici değil fakat edebi haz veriyor. Galip aslında sen ben gibi sıradan bir hayat yaşıyor ama bir o kadar da sıradışı hikayelere şahit oluyoruz. Anlatılan bazı hikayeler gerçek mi değil mi bilmiyorsunuz; araştırmak istiyorsunuz.
Türkiye’nin tarihini, siyasetini, doğu kültürünü, batı kültürünü, henüz ayakları üzerinde duramamış cumhuriyeti, tasavvufu, İstanbul’u bulamaç edip önümüze koyuyor Orhan Pamuk. Yer yer gerçeklikten uzaklaşıyor. Tarihi gerçekliklerin hiç bilmediğimiz yönlerine değiniyor ve okuyucuya “acaba gerçek mi?” dedirtiyor. Postmodern edebiyat bu olsa gerek. Gerçekten de kitap kum gibi, elinizi atıyorsunuz ama akıp gidiyor parmaklarınızın arasından. Elimizde hiçbir şey kalmıyor. Ama kumun sıcaklığının verdiği o hissi de unutamıyorsunuz.
Ama şu ana kadar okuduğum en emek verilmiş Türk edebi eseri olabilir. Orhan Pamuk belli ki bu kadar detayı ustalıkla tane tane kitabına yerleştirirken çok okumuş, çok not almış olduğu şüphesiz. Bu entelektüel bilgi yoğunluğu içinde afallıyorsunuz okurken. Orhan Pamuk’un bu edebi, tarihi bilgi dağarcığına şapka çıkarmak gerekir.
Kara KitapOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202511,6bin okunma