Mecnun'a, "Leyla'dan daha güzel kızlar var. Onları sana getirelim!" diyorlardı.
Mecnun onlara şöyle diyordu: "Aslında ben Leyla'yı güzelliğinden dolayı sevmiyorum. Leyla benim için vücut güzelliği değil, o bir kadehtir. O kadehten ben şarap içiyorum. O şarabın âşığıyım ben. Siz kadehe bakıyorsunuz, şarabı görmüyorsunuz. Elimde altın ve mücevher işlemeli bir kadeh olsa, içi sirke veya şaraptan başka herhangi bir içecekle dolu olsa, neyime yarar ki? İçinde şarap bulunan yıpranmış ve kırık bir su kabağı, benim için altın bir kadehten veya benzeri yüz başka kadehten daha değerlidir!"
Zekânın da açlığı söz konusu. Onu da doyurmak lazım. Belki önce insan zekâsının açlığını doyurmak gerekiyor. Ondan sonra gönlü doyurmak geliyor. Yahut ikisi paralel gidecek. Bedenin açlığı çok mühim değil. Beden biraz bir şey alınca bu ona yetiyor. Üşümediği kadar giyinse yetiyor. Daha çok ve çeşitli yemek, bedenin açlığından değil, göz, gönül, zekâ açlığından oluyor. Büyüklerimiz bize ilimle meşgul olmayı tavsiye etti çünkü ilim, zihnin ve zekânın açlığını gideriyor. İstek kapasitenizin bir kısmını ilimle meşguliyet işgal ediyor. Bunun ötesinde biraz sanatla uğraşırsanız, icra etmeniz gerekmiyor, okursunuz, dinlersiniz o zaman bir başka boyutu da o dolduruyor. Felsefe, tefekkür, ondan sonra tasavvuf geliyor. Bunlar aynı zamanda da farklı zamanlarda da olabiliyor.