Kapitalizmle birlikte, arzular ihtiyaç haline getirildi. Fakat ben önce kendimi bilmeliyim. İhtiyaçlar bana tâbi olmalı ben ihtiyaçlara tabi olmamalıyım; kendi kimliğimi tarif ederek başlamalıyım işe.
Ne deniz var, ne yüksek dağlar, ne kayalar, ne derin uçurumlar, ne kapkara ormanlar... Heybetli, vahşi, kasvetli hiçbir şey yok. Zaten tabiatın vahşisini, heybetlisini ne diye severler bilinmez. Vahşilikten, heybetten ne çıkar? Mesela deniz. Tanrı eksik etmesin ama bizden uzak olsun daha iyi! İnsana hüzün vermekten başka şeye yaramaz. Baktıkça ağlayacağınız gelir. Bu uçsuz bucaksız su kitlesi önünde ruh ezilip büzülür; hiç değişmeden, alabildiğine uzayıp giden bu güzel manzarada yorulan göz, dinlenecek bir yer bulamaz. Dalgaların azgın atılışları, vahşi gürleyişleri insanın zayıf kulaklarını incitir; dünyanın ilk gününden başladıkları esrarlı, hüzünlü şarkılarını tekrarlayıp dururlar; hep aynı inilti, hep aynı şikâyetler; işkence edilen bir ejderin şikâyetleri; bir de bunlara katılan keskin, uğursuz, kimin olduğu bilinmeyen bağrışmalar. Etrafta kuş cıvıltılarından eser yoktur; yalnızca sessiz martılar, birer mahkûm gibi kâh kıyıda, kâh sular üstünde dertli dertli uçuşurlar.
Oblomov sonradan anladı ki, bazı müdürler koşa koşa önlerine gelen memurların yüzündeki şaşkınlığa varan korkuda hem kendilerine saygı, hem de ödeve bağlılık, hatta yetenek görüyorlardı.