1921 yılında felç olan Lenin mecburi olarak görevini bırakmış, sadece manevi olarak partiye destek verip görüşlerini bildirmekle yetinmek zorunda kalmış. Lenin’in 1924 yılında ölümüyle birlikte ise
Bir eser düşünün, 1895 yılında yayımlanmış olsun halen geçmişimize ve günümüze ışık tutsun. Kitabın konusu kitlelere dair aklınıza ne gelebilirse. Gustave Le Bon kitleler üzerine öyle nokta atışları yapıyor ki söyleyecek söz bırakmıyor. Okurken ürpermemekte elde değil. Mesela Nazilerin medeni Almanya’yı avucunun içine almasına hep şaşırırdım, bu eseri okudum dedim “ooo bu ciddiii, şaşırmam”. Kaddafi’nin kitle tarafından linç edilmesi mesela. Ya da yarı cahil bir adamın tüm ülkeyi yönetmesi. Mantıksızlıklar silsilesinin uzayıp gidiyor ama ortada kitle söz konusuysa her şey mümkündür.
Kitle dediğin nedir sen ben onların bir araya gelmesi değil mi? Değil işte.. Kitle tam bir baş belası, aklı ve düşünme mekanizması olmayan sorumsuz bir makina ve bireylerde onun dişlileri. İnsan kadar korkunç bir hayvan olmadığı gibi insanların oluşturduğu kitle kadar canavar ne vardır acaba. Ben bulamadım.
Aykırılıklarla ve deli saçmalıklarıyla dolu bir eser. Hayal dünyana, düşünce yapına tüküreyim Sade.
Şeytan ete kemiğe büründü, Marquis de Sade olarak görüldü…
Osamu Dazai, bana göre hem eserleriyle hem de özel hayatıyla edebiyat dünyasında ismini altın harflerle kazımış bir yazardır.
Her eser yazarından esintiler taşır. Genellikle yazarlar bu esintileri metin altına gizlerler fakat Osamu Dazai öyle mi, insanın gözüne sokarak bu işi yapar ve ben Dazai’de bu açık yürekliliğe hayranım.
Osamu Dazai’nin kaleminden çıkan Buruk Ayrılık romanına gelince, olay örgüsü tatlı, okuması kolay, karakterler arası diyaloglar bilgi ve düşünce dolu, güzel bir roman. Japonca çeviride ise hangi yayın olursa olsun çevirmen olarak Hüseyin Can Erkin ismini gördüğümde gözüm kapalı alırım. Gerçekten Japonca çeviride başarısını kanıtlamış bir isim.
Bu eserde bir tek eleştiri getirebilirim o da kitap ve sayfa tasarımı. Bu zevksiz kitap tasarımını neye borçlusunuz? Her masama yöneldiğimde kitabı görünce bir gülme alıyor. Eseri okuyup kütüphanemde diğer Osamu Dazai eserlerinin yanına kaldırdığımda da aynı durum. Başka punto mu yoktu gözünü sevdiklerim. Sanki yeni yetme bir yazarın kendi cebinden para vererek çıkarttığı kitap gibi duruyor. Galiba dayanamayıp ciltleticem. Lafın kısası efenim böyle bir eseri biz okuyucularla buluşturduğu için emeği geçen herkese teşekkür ederim.
Bazı kitaplar vardır, okuru yakasından çekip içine sürükler ve boğazında bir yumru, içinde bir his bırakır. Bazı kitaplar ise okuru kendinden iter ve okkalı bir tokat atar, ben böyle kitaplara tuhaf ama güzel derim. Jean Genet’in Hırsızın Günlüğü adlı eseri ise okuduğum tuhaf kitaplar arasında yerini aldı. Bu kitabı pek tavsiye etmem, herkesin rahat rahat okuyabileceği bir kitap değil ama ne yalan söyleyeyim beğenmedim de değil. İmkanım olsaydı bu eseri Fransızca’dan okumayı da isterdim çünkü eserde ağır ağdalı ve şiirsel bir dil var ve malumunuz olacaktır ki şiirsel metinlerin çevirileri oldukça tırt ve okunması okuru baya yoruyor.
Kitapta Eşcinsellik, hırsızlık, ihanet, serserilik, pislik, hapishane yok yok yani. Fakat bu gözünüzü pek korkutmasın, siz görmek istemesenizde toplumda böyle insanlar var ve hep olacaklar. Bu eser onların hayatına uzaktan bir bakış, bu eser Jean’ın hayatına acılan bir pencere. Eserin beğendiğim bir yönü ise bazı insanların kendine bile itiraf edemeyeceği şeyleri Jean bir aziz misali, kendini pisliğin içine sokarak, alçaltarak, balcıkların içine bandırarak gözler önüne sermesi.