Sonunda o kadına rastlamıştı, bir gün gelip karşılaşacağına dair uzaktan uzağa bir umut beslediği kadına. Masada onun yanında oturmuştu. Onun elini elinde hissetmiş, gözlerinin içine baktığında güzel bir ruhun hayalini görmüştü. Bu ruhun pırıldadığı gözlerle, bu ruha bir ifade, bir biçim kazandıran et yığını olarak düşünmemişti, bu, onun için yepyeni anlatılmaz bir şeydi. Tanıdığı kadınları hep böyle, et yığını olarak düşünmüştü şimdiye değin. Onun eti ise bir başka türlüydü. Onun bedenini eksikliklere, hastalıklara hedef olmaya esir bir beden olarak düşünmemişti. Onun bedeni ruhunun kıyafeti olmaktan daha da fazla bir şeydi. Bu, onun ruhunun bir görünüşü, ondaki tanrısal cevherin saf, cana yakın billurlaşmasıydı. Tanrısallık hakkındaki bu fikri onu ürküttü; onu sarsarak, rüya aleminden alıp, ayık düşünceler alemine getirdi. Şimdiye kadar tanrısal olana dair hiçbir ipucu, hiçbir belirti ona ulaşamamıştı. Tanrı'ya hiçbir zaman inanmamıştı. Ruhani önderlerle ve onların, ruhların ölümsüzlüğü fikirleriyle tatlı tatlı eğlenip, daima dinsiz kalmıştı. Öte yanda bir hayatın bulunmadığına inanıyordu; hayat buradaydı, şimdi vardı, ondan ötesi sonsuz karanlıktan ibaretti.
Kızın gözlerinde gördüğü şey ruhtu, asla ölmeyecek olan sonsuz ruh. Tanıdığı hiçbir erkek veya kadın, ona ölümsüzlükten haber vermemişti. Halbuki o vermişti. Kız, ilk baktığı dakikada fısıldamıştı onun kulağına. Yürürken kızın yüzü gözlerinin önünde solgun ve ciddi, tatlı ve hassas, ancak bir ruhun gülümseyebileceği şekilde, acıma ve şefkatle gülümseyerek ve kendi aklının alabileceği saflıktan da saf bir halde pırıldıyordu. Bu saflık Martin Eden'e bir darbe gibi geldi, onu ürküttü. O, iyiliği ve kötülüğü biliyordu; ama saflık, var oluşun bir niteliğiydi ve onun kafasına hiç girmemişti. Şimdi ise, ondaki saflığı,