Ölüm, başımıza gelen en büyük felakettir. Aslında biz öyle anarız.
Oysa, başımıza gelen şeylerin en ağırı, ilk anda üzerine iyi ya da kötü etiketini yapıştıramadıklarımızdır. Birine aşık olmak iyidir. İyinin de ötesinde muhteşemdir. İstediğin arabayı almak iyidir. Daha iyi ev de iyidir. Diğer tarafta ise ölüm kötüdür. Ayrılık kötüdür. Bir dostu yitirmek çok kötüdür.
Peki, başa gelen olayın sonucunda kendini yitirmek nasıl bir durumdur? Eski kendine, sendeki manası silinmiş eski bir sevgili gibi yabancılaşmak hangi başlığa aittir? İyiye mi kötüye mi? Hiçbir insan uğradığı "eski" kendisinin arkasından kötü konuşmaz! Kucağına aldığı bembeyaz yenisine umutla bakmaması gibi bir ihtimal de söz konusu değildir. Acıyı körükleyen de işte bu ikilemdir.
Başımıza gelen bazı hadiseler, bizde büyük izler bırakır. Bunların üstesinden gelmenin tek yolu zamana sığınmaktır.
Başımıza gelen bazı hadiselerse, bizdeki büyük izleri siler. O günlerde zaman artık senin iksirin değildir. Zamanın tek yaptığı sana, gün geçtikçe o olayda silinenin izler değil, "sen" olduğunu anlatmaktır.
Bu en zorudur. Bu en ağırıdır.
İnandıkların, hissettiklerin, düşündüklerin, hatırladıkların ve unuttukların... Bunları silecek kudretteki yaşanmışlıklar, gerçekte seni silmişlerdir.
İşte bu yüzden, ardından en çok ağlayacağımız ölüm, bizi biz yapan şeylerin ölümüdür.
Bir kalecinin elleri koptuğunda, kopup giden iki el değil tüm bir yaşamıdır. Bir şarkıcının ses telleri işlemez hale geldiğinde, kaybedilen bir gırtlak değil tüm bir kimliktir. Yaşadığın bir olay, eski seni "sen" yapan şeyleri elinden aldıysa, o gün gerçekten ağır bir gündür.
Çünkü, dünyaya yeniden gelmişsindir.
O gün avazın çıktığı kadar ağlamak istersin ama annenin veya babanın yanı başında seni pişpişlemek üzere hazır beklemediğinden adın gibi