Yalnızlık kaçıp vardığımız nokta değildir. Kendimizi her kuşatmamızda hüküm sürdüğümüz, içimizin çorak Toprakları, benliğimizin anavatanıdır. Dört duvar arasına sıkıştırmaya çalışmayın onu. Manevi ideallerimizi takıp aklımızın, yüreğimizin koluna; yırtarak zamanı da aşan adımlarımızla maddi dünyada yaşıyor olma gerçekliğine ulaşıyor, içimize kıvrılıyor, yalnızlaşıyoruz. Anlayacağınız, bir arpa boyu yol alamıyoruz. Üstelik, bir de bu dünyada var olma gerçekliğine ayak uyduruyoruz çoğu zaman. Zarif ve büyüleyici bir benliğin yaratıcısı olmaya soyunurken bu sefil ve tensel haz odaklı çağın kirinde kendimizi azade kılamıyoruz. Bu hazlardan pişmanlık duymayarak da medeniyeti icat ediyoruz. Evet, ortaçağdan kalma duygular miadını doldurdu artık. Gerçek hayatta kullanmaktan vazgeçtigimiz duyguları, hasretle bir edebiyat kurmacasinda aramaya başladık. Bazen soğuk ve duygusuz yanımızı kesip, kendimizi inkar etmeye çalıştık. Ya da kendimizi bu katılıkta güvende ve kuvvetli zannederken tesadüfen gözümüze çarpan bir renk, sevdiğimiz bir parfüm kokusu, unutulmaya yüz tutmuş şiirin karşımıza çıkan bir dizesi, çoktandır dinlemediğimiz bir müziğin ezgisi, derinimizde gizli saklı anıları çıkarır koyar karşımıza. Zihnimizin tavan arasından kendimizi düşürürüz bir anda. Sert kabuklu yumuşak içimizle öylece kalırız belki.
Yalnızlığımızda duyduğumuz o seslerle besteleriz hayatımızı. Dilimizden düşürmediğimiz yalnızlığın sesi ile yaşadığımız her gün hayatımızın sonelerini yazarız. Terk edilişlerimizle, kaçışlarimizla, vazgeçmelerimizle, sevmelerimizle, aldanışlarımızla ve daha bir sürü insana dair yanımızla henüz doğmamış insanın ön taslağını oluştururuz. Aynaya her baktığımızda her defasinda biricik kendimizi görsek de herkes gibiyiz aslında. Herkes gibi yalnız... /Aysel
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Artık Ruslara bir şey söylemek istemiyorum. 'Halkıma şunu söylemek istiyorum' , 'Dünyaya bunu söylemek istiyorum' gibi peygamberimsi duruşların erdemleriyle ilgilenmiyorum artık. Ben peygamber değilim. Ben Tanrı'nın şair olma, yani inançların katedrallerde yaptığından daha başka bir biçimde dua etme imkanı tanıdığı bir insanım.
“Sahiden kötü bir etkiniz mi var, Lord Henry? Basil’in söylediği kadar kötü bir etki mi?”
“İyi etki diye bir şey yoktur, Bay Gray. Her etki ahlaka aykırıdır; bilimsel bir bakış açısıyla ahlaka aykırıdır.”
“Neden?”
"Çünkü bir insanı etkilemek ona kendi ruhunu vermektir. O kişi kendi doğal düşüncelerini düşünmez ya da kendi doğal tutkularıyla yanmaz olur. Erdemleri kendi gerçek erdemleri değildir artık. Günahları –eğer günah diye bir şey varsa– ödünç alınmıştır. Bir başka kişinin yaptığı bir müziğin yankısı haline gelmiştir, kendisi için yazılmamış bir rolü oynayan bir oyuncuya dönmüştür. Yaşamın amacı kendi varlığını geliştirmektir. Kendi özümüzü en eksiksiz biçimde geliştirmek; bunun için varız bu dünyada. İnsanlar günümüzde kendi kendilerinden korkuyorlar. Bütün ödevlerin en yücesini unutmuş gibiler: İnsanın kendine karşı olan ödevini. Elbette hepsi hayır yapmayı seviyor, yoksulu besliyor, dilenciyi giydiriyorlar ama kendi ruhları aç ve çıplak. İnsan soyunda yüreklilik diye bir şey kalmadı. Belki de hiçbir zaman yürekli olamadık. Ahlakın temeli olan toplum korkusu, dinin gizi olan tanrı korkusu: işte bu, bizi yöneten iki şey."