Merhaba arkadaşlar... Evet, bu kitabı geçen hafta elime almıştım ancak, yaşadığım sağlık sorunlarından dolayı okumaya pek vakit ayıramadım. Kitabı dün okumaya başladım ama ne yazık ki az önce bitirdim... Ne yazık ki diyorum çünkü kitap o kadar akıcı ve etkileyici ki, açıkçası kitabı bitirmek istemedim... Evet roman, anne ve babası ayrı olan, annesiyle birlikte yaşayan genç Antonio'nun beklenmedik bir anda sebebi belirsiz bir krizi yaşadıktan sonra Antonio'a epilepsi tanısı konulmasıyla başlıyor... Antonio babasıyla, alanında uzman olan bir doktora muayene olmak için Marsilya'ya gidiyor ve romanın akıcılığı da, işte burda başlıyor: farklı gibi görünen ama aynı karektere sahip olan baba ve çocuk arasındaki diyaloglar ile ... Doktor muayeneden sonra durumun geçici olduğunu ancak geçici olduğundan emin olmak için son bir testin yapılması gerektiğini söylüyor... Evet arkadaşlar, incelemenin tam burasıydayken -21.05.2026/18:05- çalan telefonla kötü bir haber geldi -teyzem vefat etmişti-, teyzemin vefatına inanmayarak şok içinde yazmayı bırakmak zorunda kaldım... Hala kabullenemiyordum o ayrı ama şimdi, bu saatte incelemeye dewam etmek istiyorum... Çünkü Antonio ve babası arasındaki yıllar içinde uzayıp giden o buz gibi soğuk mesafe, doktorun tanıyı belirlemek için şart koştuğu "2 günlük uyanık kalma" testiyle son buldu... Antonia önyargı ile eleştirdiği, aslında tanımadığı babasını, 'gerçekten' tanımaya başladı; babasının sıcaklığını, samimiyetini, sanat ruhunu ve en önemlisini sevgisini, evet sonsuz evlat sevgisini hissederek... Evet yazar, bir baba ile oğul arasında geçen yolculuğu ve o yolculukta başlarına gelen olayları anlatırken, aslında hayatın en derin meselelerine dokunuyor: korkular, seçimler, büyümek ve kendinle yüzleşmek gibi… Saatler ilerledikçe yapılan
merhaba arkadaşlar...
yaklaşık 2 yıl önce burada, 1k'da tesadüf eseri karşılaşmıştık Oğuz YILMAZ hocamızla... okuduğum ilk kitabı olan Kılavuzun Pusulası ile gençlik yıllarıma geri dönüp, öğrencilik maceralarımı tekrar yaşamıştım... ama bu kitapla sanki yıkıntılar arasında yeni bir inşa kurma çabası içinde buldum kendimi... ki hayatım da şu an öyle zaten, o ayrı... evet, bu zamana kadar filmler de dahil post-apokaliptik türü hiç ilgilimi çekmemişti... ama geçmişin izini sürmek için mızrağıyla yol alan LEKE ile Şimal Yıldızı'nın ışığıyla yola çıktım... her şeyin bittiği ya da her şeyin belki de ilk defa başlayacağı SIFIR NOKTASInı bulmak için yola koyulduk... bir anda bu yaşıma kadar hiç gitmediğim ama ne yazık ki felaketler sonucu çöken İstanbul'un içinde buldum kendimi... bekçilerden saklanınca Gölge ile kesişti yolumuz... sonra çok aylarımın geçtiği Ankara'ya gittik... daha sonra Tuz Gölü'e, Kızılırmak'a, Kapadokya'nın çatısı olan Uçhisar'ın zirvesine ve Nemrut'a... evet oralara sanki cehennemin kapısını çalmak için gitmişiz gibi ama başta yazdığım gibi Şimal Yıldızı'nın ışığının götürdüğü yere gittik Gölge ve Leke'yle; yalnızlığı ve aşkı doyasına tadıp, hayatta kalma çabasını verip, kayıplarla yüzleşerek...
..
emeğinize, yüreğinize ve içinizdeki o uçsuz bucaksız dünyanıza sağlık Hocam...
..
kıyamet sonrasını, tabi hayali anlamda, yaşamak isteyen varsa post apokaliptik eserleri eline almalı diyorum ve Şimal Yıldızı'nı okumaları istiyorum...
iyi geceler 1k üyeleri...
sevgilerimle...
Şimal YıldızıOğuz Yılmaz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 202647 okunma
Balou sıradağlarında tüm yıkıcılığıyla baş gösteren bir kuraklık... Bu kuraklık yüzünden mülteci akışıyla sanki bir yuvadan başka bir yuvaya taşınan karınca sürüsü gibi dağın ardındaki dış dünyaya doğru yola koyulan köylüler... Ama vatan görevi gibi sadece ve sadece bir mısır fidesini korumak için köylülere yol gösterip köyde kalan, kör köpeğiyle birlikte yaşam mücadelsi veren 72 yaşında bir ihtiyar... Evet GÜNLER, AYLAR, YILLAR; olağanüstü bir varoluşun inadıdır... Okuyun isterim... İyi geceler...
İnsan bir kez ölür ve bunun unutulmaz bir an olmasını ister... Evet bundan eminim, çoğumuz böyle gitmek istiyoruzdur hayattan; unutulmamak ve varsa ahirette güzel şeyleri hatırlamak... Kitabın incelemesine neden bunları yazarak başladım bilmiyorum ama sanırım son haftalarda yaşadığımız kötü olaylar ve benim hâlâ alışamadığım bu hayat(ım)a son verme isteği. (Şu an gözlerim doldu, hele de kulağımdaki şarkıyla değmeyin kederime!) Sanırım kendimi kitabın baş kahramanı ve benim gibi evin en küçüğü olan Alan'a benzettiğim içindir... Evet kitap; umutsuz insanların, kırılganların, kırgınların, yoğun duygular yaşayanların ve hayatına son vermek isteyenlerin uğrak yeri olan, kaliteli ürünler satarak hizmet vermeye çalışan Tuvache ailesinin işlettiği İntihar Dükkânı'nda yaşanılan olayları anlatıyor... Fakat ailenin içinde öyle biri var ki, tüm bu karamsar ortama ve yaşama karşı koyarak hayatını idame etmeye çalışıyor... Alan; gülmeyi seven, neşesi hiç azalmayan, şarkı söylemekten hoşlanan, bazen yazılar yazan, ezeli ve ebedi iyimser olan ve iyimserliği hep çevresindekilere aşılayan (kendimi anlatıyormuşum gibi şımardım) bir çocuktur. Oysa böyle olması ailesi tarafından hiç hoş karşılanmıyor çünkü adı üstüne; dükkan, intihar dükkanı... Tuvache ailesi, müşterilerine son istekleri olan ölümü verdikleri için gayet memnundur... Bu istek için farklı yöntemler kullanırlar; bazen silahlar, bazen zehirler, bazen asmak için kullanılan ipler, bazen de korkunç maskeler... Evet, aile çocuklarını bu şekilde büyütmeye çalışır ancak Alan kendini ailesinin hayatına zıt olan mutlu bir çocuk olarak yetiştirmeye çalışır... Bundan memnun olmayan aile Alan'ı disiplin eğitimi alması için ceza olarak Monaco Suicide Commando’ya gönderir... Fakat bu ceza Alan’ın neşesinde herhangi bir olumsuz etki
İntihar DükkânıJean Teule · Sel Yayıncılık · 202417,6bin okunma
Saygısızlık yapmak istemiyorum ama kitaptan hiçbir şey anlamadığım için bitirmeden bitirdim!..
İyi ve güzel, keyifli kitap okumalı bir haftamız olsun...
Öpüldünüz...