Mehmet Aytekin

Mehmet Aytekin
@Phlogiston
Kamer Ana kalktı, hemen oracığa bir ateş yaktı. Halil bulgur torbasını, kalaylı tencereyi getirdi Kamer Ananın yanına koydu. Köse Halilin tenceresi tertemiz, pırıl pırıldı. Kamer Ana şu Kösenin tenceresinin temizliğine imrendi. Tuz, yağ, yolunmuş yağlı, bir tavuk kadar iri turaç... Kamer Ana keyifle pilavı pişirdi, yağı pişmiş pilavın üstünde cızırdattı. Usuldan dalga dalga bir garbi yeli esiyordu. Garbi yeli pilavın kokusunu çok uzaklara götürdü.
Sayfa 364
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Eğer ille de bir şeyleri seveceksek, yetişkinlere kıyasla çocukları sevmek daha az risklidir, hiç olmazsa ileride bizler kadar katır kutur olmayacaklarını ümit etmek gibi bir özrümüz vardır. Bilmiyoruzdur.
Edebiyat
Son zamanlarda, bir keresinde bay Puta’ya mektup yazma arzusuna kapıldım, para tırcıklamak için. Alcide mektubumu bir sonraki Papaoutah’la postalama görevini üstlenecekti. Alcide’in yazı çizi malzemesi küçük bir bisküvi kutusuna sığıyordu tıpkı Branledore’da gördüğümdekinden, tıpatıp aynısı. Tüm tezkere bırakmış çavuşlarda aynı alışkanlık vardı demek. Ancak Alcide kutusunu açmakta olduğumu görünce, beni engellemek için şaşırtıcı bir hareket yaptı. Utanmıştım. Beni neden engellediğini anlamıyordum, öyle olunca da tekrar masanın üzerine bıraktım. “Neyse canım! Aç bari, haydi! Dedi bana nihayet. Hadi hadi önemli değil!” Kapağın hemen arkasına küçük bir kızın fotoğrafı yapıştırılmıştı. Yalnızca kafası, pek de yumuşak minnacık bir yüzdü bu, uzun bukleleri vardı, o zamanlar âdetten olduğu üzere. Kâğıdı, kalem ucunu aldım ve kutuyu çabucak kapattım. Patavatsızlığımdan ötürü epey utanmıştım, öte yandan bunun onu neden o kadar allak bullak ettiğini de merak ediyordum. İlk aklıma gelen bunun onun çocuğu olduğuydu, bana şimdiye kadar sözünü etmekten kaçındığı bir çocuk. Bu benim için yeterli olacaktı, ne var ki arkamda bana bu fotoğrafla ilgili bir şeyler açıklamaya çalıştığını duyuyordum, henüz daha önce hiç duymadığım garip bir ses tonu vardı. Kem küm ediyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Bana içini dökmesine yardımcı olmam gerekiyordu elbet. Ancak bu anı atlatabilmek için nasıl davranmam gerektiğini bir türlü kestiremiyordum. Duyacaklarım katlanılması zor şeyler olacaktı, besbelli. Hiç de heveslisi değildim. Bir şey değil! Dediğini duydum nihayet. Erkek kardeşimin kızı... İkisi de öldüler... Annesiyle babası mı? Evet, annesiyle babası... Peki şimdi ona kim bakıyor? Annen mi? Diye sordum ben de, öylesine, maksat ilgili görüneyim. Annem, o da yok artık... Peki ya
Edebiyat
Akşamları odalarda, çantaların asıldığı tahtalar, silahlıklar, kapılar, hatta albayın odasındaki masif cevizden güzel mobilyalar, Yani kısacası en eski eşyalar da dahil olmak üzere kaledeki tahtadan yapılmış her şey karanlıkta çatırdıyordu. Bazen bu ses, tabanca sesini andıran kısa bir patlama halini alıyor, insan bir şeylerin kırılmış olduğu düşüncesiyle uykusundan uyanıp kulak kabartıyor ama tek duyabildiği gecenin içinde yükselen çatırtılar oluyordu. Bu, eski tahtaların içinde inatçı bir yaşam özleminin uyandığı dönemdi. Çok uzun zaman önce, onlarda sıcaklık ve gücün getirdiği çocuksu bir duyguya sahiptiler, o zamanlar dallarından tomurcuklar fışkırıyordu. Sonradan ağaç kesilivermişti. Şimdiyse, bahar geldiğinde o ağacın parçalarında hâlâ çok çok hafif bir yaşam ürpertisi uyanmaktaydı. Eskiden yaprakları ve çiçekleri varken şimdi yalnızca "çatır" diyecek kadar belli belirsiz bir anıya sahipti, sonra her şey tâ bir sonraki yıla kadar susacaktı.
Edebiyat