Hayatın kaosu içinde bir ana hapsolmak… Kar taneleri gibi usulca süzülen zamanın ve sessizliğin içinde, dinginlik ve huzurun sonsuzluğa dönüştüğü bir dünya. Kimine göre kaçış, kimine göre içsel bir dünya. Peki ya benimki?
“Gerçekten öldüğüm zaman, şöyle aklı başında biri çıkıp beni denize filan atıverse, ne iyi olurdu. Ne yaparlarsa yapsınlar da, beni lanet bir mezara tıkmasınlar. Pazar günleri millet gelip karnımızın üstüne bir sürü çiçek filan koyacak, daha bir sürü zırvalık. Öldükten sonra çiçeği kim ne yapsın?”
Steinbeck’in, sade ama akıcı bir dil kullandığı bu roman, “ hayal ile hayat arasındaki ince çizgi” yi çarpıcı bir biçimde hissettirdi bana. Özellikle final sahnesi, hem beklenmedik hem kaçınılmaz bir şekilde cereyan etti. Yazarın dostluğu ve trajediyi iç içe işleyişi, eseri okuduktan sonra uzun süre zihnimde izini bıraktı. Dostluğun gücünün, hayallerin kırılganlığının ve yalnızlığın evrenselliğinin zamansız şekilde işlendiği bu eser “iyi niyetin trajediye engel olamayacağı” vurgusunun defalarca yapıldığı bir yapıt niteliğinde.