Bu incelememe en sevdiğim bir sözle başlamak istiyorum, "Hayat sen ne yaparsan o'dur." Madema de prie, hayatı zenginlikle geçmiş yediği önünde, yemediği arkasında bir kadındır. Velhasıl kelam bu sadece zenginlikten ibaret olmayan dünyasının yanında, aşıkları, her akşam balolar, partiler bitmeyen bir eğlencenin ve hareketliliğin içinde geçen yaşamı. Tabii, bu hareketliliğin, zenginliğin, şöhretin içinde herkes el divan pençe onun hizmetinde, Fransa'ya hükmeden bir kraliçe var karşımızda, tabii bu gümbürtünün ortasında bir an bile yalnızlığın, dibe vurmuşluğun, kendiyle bir arada bir saniye bile kalmamışlığın, varoluşsal engebesiyle karşı karşıya geliyor.
Buna sebep ise durmadan etrafa para savurması ve aşıklarıyla olan kaçamaklarıdır.
Ama hanımefendimiz görünüşte o kadar gururludur ki, sanarsın insanlar boş yere cepe almış kendisine ve giderken kısa bir zaman sonra yeniden eskisi gibi olacağına inandırır kendini. Giderken kafa dinlemeye gider gibi ayrılır Paris'ten ve insanlarıda kandırdığını zannederek. (Oysa yaşamı boyunca kendini kandırır.) Bu ikilem, Courbepine'ye varmasıyla yalnızlığın o ilk saatleriyle tanışır. Durmadan senaryolar üretir böyle yapsam, şöyle yapsam diye diye etrafandaki insanlardan çok durmadan dönen bir pervanenin kanadına takılır.
Madema de prie, yalnızlığı hiç yaşamamış, kendini bir gün bile sorgulamamış, kendiyle baş başa kalmaktan nefret eden, çevresindeki insanlar olmadan yaşamayan, insanlara tepeden bakan cahil ve yozlaşmış bir kadındır. Hayatta kalması için bir oyuncağa ihtiyaç duyar, yada ona aşık olabilecek bir erkeğe kim olursa olsun bu tek amacıdır. Bir insan ilk başta kendini sevmelidir, sonra bu hayata gelme amacının ne olduğunu sorgulamalı ve gerçek bir amaç belirlemelidir kendine. Ayakları üstünde durmak için zengin bir kocaya