"Simon gözlerini dikkatle kapadı, yere baktı, sonra görmemek için gözlerini eliyle korudu. Ağaçların altında gölge yoktu; inci renginde bir durgunluk her bir yanı kaplamıştı. Öyle ki, gerçek bilinen şeyler, anlatılması olanaksız bir hayale dönmüştü. Bağırsaklar, testereler gibi vınlayan sineklerle örtülü, kara bir yığın olmuştu. Bir süre sonra bu sinekler Simon'u buldular. Tıka basa yiyip doydukları için, onun derecikler gibi akan terine kondular, içtiler. Burun deliklerini gıdıkladılar, bacaklarının üstünde bindirbir oynadılar. Sinekler yarı karaydılar, yarı ışıldayan yeşil ve sayısızdılar. Simon'un önünde, değneğe takılı duran Sineklerin Tanrısı, sırıtıyordu. Sonunda Simon dayanamadı; başını kaldırıp, Sineklerin Tanrısı'na baktı."
Nasıl oldu hatırlamıyorum, şöyle bir sır devşirmiştim: "Halsiz ve sıhhatsiz, tasarısız ve hatırasız, üzerinde güneşi ve iç çekişleri unuttuğum bir kuru döşekten başka şeyim olmadan, geleceği ve bilgiyi kendimden uzaklaştırdım. O döşekte uzanık kalır ve saatleri sayarım: etrafta, kendimi mahvetmeye çağıran aletler, nesneler. Çivi fısıldıyor bana: Kalbini del, çıkacak azıcık kan seni ürkütmemeli. Bıçak laf dokunduruyor: Ağzım şaşmazdır: Bir saniyede vereceğin kararla sefaleti de utancı da alt edersin. Pencere, sessizliğin içinde gıcırdayarak tek başına açılıyor: Yoksullarla sitenin tepelerini paylaşıyorsun; atılsana, açılmamın değerini bil: Göz açıp kapayıncaya kadar, kaldırım taşının üzerinde, hayatın anlamıyla ve anlamsızlığıyla beraber pestilin çıkacak. Bir ip de ideal boynu bulmuş gibi, yalvarıcı bir gücün tonuna bürünerek dolanıyor: Seni daima bekledim; senin korkularına, yılgınlıklarına ve hırçınlıklarına şahit oldum; buruşmuş örtülerini, kudurmuşluğunla ısırdığın yastığı gördüm; tanrıları taltif ettiğin sövgüleri işittim. Merhametli olduğumdan senin için üzülüyorum ve sana hizmetlerimi sunuyorum. Zira şüphelerine bir cevap ve ümitsizliklerinden bir kaçış bulmaya burun büken herkes gibi, sen de kendini asmak için doğmuşsun.
"Seni ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. Kanalda. O kanalları senin yürüyüş yapman için icat ettiler, eminim. Sen nefes alabilesin diye oksijen ürettiler. Senin için ölümü icat ettiler, Eliot. Ölüm senin için icat edildi. Senin için ölümü ve tozu icat ettiler. Sen bu dünyaya ait değildin, Eliot, bu dünyayı senin terk etmen için icat ettiler. Kanalları icat ettiler.
Eliot?
Kanalların orada, bir akşam... artık kimse yürümüyor kanallarda.
Kimsenin umurunda değil. Hiçbir şeyin önemi yok, Eliot, sen gittin, içimi ürperten yağmuru ve rüzgarı keşfettiler. Hepsini onlar icat etti. Yağmuru. Rüzgarı. Bütün bu çölü, Eliot. Eliot. Eliot.
Neden kaldın çatıda?"