Geçmişini bilmeyen geleceğine yön veremez deriz hep. Bu sözü pek çok kez duymuş, çoğu zaman da kulak ardı etmişizdir belki. Halbuki klasikleşmesinin yanında her yönden bir o kadar da doğru bir ifadedir. Kültür temelli bakılırsa geçmişte yaşamış münevverlerin, fikir işçilerinin, mütefekkirlerin zihin dünyasına misafir olmadan, eserlerini okumadan, idrak etmeden kültürel anlamda mesafe katedemeyeceğimiz büyük bir gerçek. İster katılalım ister kabul etmeyelim, bu fikirlerin her biri bize yön verecek birer pusuladır.
Sâmiha Ayverdi de Osmanlı'nın son dönemlerinde yaşamış, derin bir kültür birikimine sahip, şeceresini soranlara "Bir ceddim yeniçeri, bir ceddim Macar ellerinde yatan Gül Baba'dır" diyen kıymetli bir mütefekkirdir. Ayverdi'nin kitaplarındaki derinliği analiz edebilmek için onun yaşam dünyasına muhakkak göz atmak gerekir. Zîra yaşadığı ev dönemin seçkin aydın ve sanatkârlarının uğrak yeri olmuştur. Yazar da bu ilmi sohbetlerden fazlasıyla ilham almış, pek çok soruna değinerek ardında kıymetli eserler bırakmıştır. Yaşayan Ölü de bu eserlerden sadece biridir.
İbrahim Efendi Konağı, İnsan ve Şeytan eserleriyle tanımıştım Ayverdi'yi. İlk okuma tecrübemde ilmi mânâda bir nebze de olsa susuzluğumun gideceğini düşünürken yazarın fikirlerine ne denli susamış olduğum gerçeğiyle yüzleştim. Her kitabında ayrı bir derinlik, apayrı bir fikir ordusu karşılıyor insanı. Yaşayan Ölü de bu yönden beni yanıltmadı. Leyla ve Seniye isimli iki dostun mektuplaşmalarını içeren roman, tasavvufi temelde nefis denen olgunun insanlara neler yaptırdığını/yaptırabileceğini gözler önüne seriyor.
Her birimiz dünyada bulunduğumuz süre boyunca nefsimizle mücadele halindeyken kâh tökezleyip mücadeleyi kaybediyoruz, kâh dik bir duruş sergileyerek kâmil insan olma yolunda mertebe katediyoruz.
Yaşayan ÖlüSâmiha Ayverdi · Kubbealtı Neşriyatı · 2009620 okunma