College de France da "söylemin dizilişi" adlı konferansta M. Foucault'un konuşmasında şöyle diyor:
"Bugün yapmak zorunda olduğum konuşmada ve burada belki de yıllar boyunca yapmak zorunda kalacağım konuşmalarda, hiç kimseye sezdirmeden eriyip gitmeyi dilerdim. Söze başlamaktansa sözün beni sarıp sarmalaması ve beni her türlü olası başlangıcın çok ötelerine taşımasını isterdim. Konuşacağım sırada, kimliği bulunmayan bir sesin benden epey önce söze başlamış olduğunu fark edivermek ne hoş olurdu: O zaman sözcükleri bağlamak, cümleyi sürdürmek, sanki bir an için askıda tutarak bana işaret etmişçesine yarattığı boşlukların arasına hiç kimsenin fazlaca dikkatini çekmeksizin yerleşivermek yeterdi bana. Böylece başlangıç olmayacaktı ve söylemin kendisinden kaynaklandığı kişi olacak yerde, onun uzayıp gidişinin rastlantısallığında zayıf bir boşluk, olası eriyişindeki bitiş noktası olacaktım."
Leylâ diyorsam kesik yanaklarıyla Leylâ
Üç köşeli dünyasıyla
Okuyla yayıyla yaylasıyla acımasıyla
Leylâ diyorsam şu bizim gerçek Leylâ
Biz seni işte böyle seviyoruz Leylâ
O gitti bize ağlamak kaldı kala kala
Weber in kapitalizm için demir kafes benzetmesi yaptığı noktadayım. Paylaştığımız zemin ve ruh hali sanıyorum ki aynı. Ayrım yalnızca zamandan ibaret. Aksayan akslara görmek, bu kadar güçlü hissetmek ve dahası var olduğunu bilmek dayanılmaz bir acıya düçar kılıyor zihni. Zihnin bu acısına müteakip anlıyorum ki beden acılı bir ruhu taşımaktan çok aciz. Acının eşiği intihar seçeniğini yahut portresini belirginleştirecek olan şey. Binlerce kez ölmemek için bir kere ölmeyi göze almak evet hikayenin özü bu.
Şeyler insanın varlık sürecinin tamamlayıcılarıdırlar. Başka bir ifadeyle varlığın nasıl bir portre şeklinde teşekkül edeceğini belirleyen patikalardır.