İslam kültüründe, İslamın ilk yüzyılından itibaren yakın bir öğretmen-öğrenci ilişkisi gelişti. Bir öğrenci hazan uzun yıllar boyunca öğretmenin yanında kalıyordu. Bu usta-çırak ilişkisi, bilginin ve düşünce sistemlerinin hızlı ve emin yayılmasına neden oldu,
Örneğin Uganda'da Sebei kabilesinde şiddetli baş ağrısı çeken birinin alnına kızıl kor haline gelmiş kızgın bir mızrak ucu yapıştırılmaktadır. Edgerton, bu yöntemin, hastanın bir daha baş ağrısından şikayet etmemesini garantilediğini(!) ancak ağrını geçirilmesine herhangi bir faydasının olduğunu sanmadığını söylüyor. Diğer bazı toplumlarda ise yeni doğan bebeğe ilk birkaç gün anne memesinden gelen kolostrum sıvısı "pis" ya da "mundar" olduğu gerekçesiyle verilmiyor. Halbuki bu sıvı bebeğin vücudunu yabancı organizmalara karşı koruyan bağışıklık sisteminin gelişmesine yardım eden immunoglobinleri içermektedir. Bebekleri bu şekilde vücudun bağışıklık sisteminden mahrum kılan bir geleneğin topluma faydasını anlamak herhalde kolay olmasa gerek!
Sedat Alp, Ekrem Akurgal ve İhsan Ketin, ilk kez 1932'de Almanya'nın Naumburg an der Saale kentinde bir araya gelmişler. Buraya Almanca öğrenmeleri için gönderilmişler. Daha sonra Bedin Üniversitesi'ne kaydolmuşlar: Sedat Alp Hititoloji, Akurgal klasik arkeoloji, İhsan Ketin de jeoloji okumak üzere. Bir yıl sonra İhsan Ketin Bedin Üniversitesi'ndeki tedrisattan hoşnut olmayarak kaydını Bonn'a nakletmiş, diğer ikisi Berlin'de kalarak tahsillerini bitirmişler. Bu üç insan, Cumhuriyet döneminin en büyük bilim insanları arasında yer almışlardır ve ömürleri boyunca da çok yakın dost olarak kalmışlardır. Ben Akurgal'ı ve Alp'i İhsan Ketin vasıtasıyla tanıdım.
---
Ben, Ekrem Akurgal ile tanıştıktan sonra, kendisinin yukarıda da vurguladığım engin cömertliğinden yararlanarak, o zamana kadar kısmen tembellik, kısmen de ilgisizlik nedeniyle ulaşamamış olduğum eserlerini okuma imkânı buldum.
Elbette bu verimli yazarın yazılarının ancak çok azını hâlâ okuyabilmiş durumdayım. Ancak okuduklarımı gelişigüzel değil; Anadolu Uygarlıkları’nı okurken edindiğim bazı izlenimleri geliştirmek amacıyla ve kısmen de Ekrem Bey’in kılavuzluğu doğrultusunda seçerek okuduğum için, yavaş yavaş onun yazılarının neden bende ayrı bir heyecan uyandırdığını anlamaya başladım.
Ekrem Bey yalnızca bilim yapıp yazmıyor; aynı zamanda bilimin köklerini ve gelişimini de arkeoloji, sanat tarihi, epigrafi, edebiyat ve edebiyat tarihi, nihayetinde ise felsefe tarihi ve felsefenin oluşturduğu bir bütün içinde, bir doğa bilimcisinin düşünce ve ifade berraklığıyla irdeleyerek anlatıyor ve okuyucuyu adeta bir uygarlık tarihi turuna çıkarıyordu.
Anlatımındaki ustalık, okuyucuda son derece basit ve yüzeysel bir potpuri okuyormuş izlenimi uyandırırken, aslında onu fevkalade karmaşık problemlerden oluşan bir labirentin içinde dolaştırıyordu. Genellikle kısa tutulan fakat çarpıcı ve net sonuç bölümüne gelindiğinde ise okuyucu, birdenbire yepyeni bir dünyaya getirildiğini ve kitabı okumadan önce bulunduğu dünyaya artık geri dönmesinin mümkün olmadığını fark ediyordu.
---