Ricky

Puan vermedi·148 syf.··
2026 73. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 06:09
Roman, dindar ve münzevi bir hayat yaşayan Jess Tyler’ın, yıllardır görmediği ve bir kelebek dövmesi taşıyan kızı Kady’nin aniden çıkagelmesiyle altüst olan dünyasını merkezine alır. Cain; ensest tabularının sınırlarında dolaşan tekinsiz bir erotizmi, kaçak içki üretimiyle örülü ekonomik çaresizliği ve taşra muhafazakârlığının riyakâr yüzünü ansiklopedik bir sosyal gözlem ve buz gibi soğuk, şairane bir sinizmle masaya yatırır. ​Cain, anlatıyı Jess Tyler’ın birinci tekil şahsından (güvenilmez anlatıcı) kurgulayarak, karakterin kendi günahlarını ve zaaflarını inanç kılıfı altında rasyonalize etme çabasını edebi bir laboratuvara dönüştürür. Romanın merkezindeki "kelebek" simgesi, sadece genç bir kadının tenindeki bir leke değil; karakterlerin peşinden koştuğu o yıkıcı hafifliğin, güzelliğin ve onları ölüme çeken o tekinsiz kader geometrisinin sembolik bir mührüdür. 1982 yılında sinemaya da uyarlanan ve Stacy Keach ile Pia Zadora’nın başrollerini paylaştığı bu anlatı, sinemadaki melodramatik tonun aksine edebiyatta; insanın en ilkel dürtüleri karşısındaki mutlak acziyetini ve geçmişin günahlarından kaçmanın imkânsızlığını yeryüzünde mühürlenmiş bir zaman fragmanı olarak bırakan vakur bir janr klasiğidir.
The ButterflyJames M. Cain · Vintage Publisher · 19821 okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
9/10
·192 syf.··
2026 71. kitabı
·
34 saatte okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 00:58
*Kendi yorumumu kattığım inceleme olacak* Kitabi alıp almakla kararsız kalmıştım, gelgitler yaşıyordum. Çünkü tabiri caizse son metelik vardı üstümde, o yüzden, ikircikle durağan tikel çevresinde sıkışıp kalmıştım. En sonunda ikircik muhakeme devreye soktuğum zaman almaya karar verdim. İyi ki almışım diyorum, şimdi kütüphanem de duruyor, biricik olan Duras külliyatı kütüphanemde yerli yerinde. Sinema denince ben de akan sular durur, onun için aldım zaten. Keşke bitmesin dedim... fotoğraflar, gazete küpürü sayfalar, kalem kalem yazılmış ağdalı dil... okumaktan sahiden keyif aldım. Sanki Duras, benim için yazmış gibi, okuyucuya muştulamış hissetsin diye, karalamış dedim kendi kendime. Ezberimde iyidir Edebiyat benim için dönüm noktası idi. Lise yıllarında peyda oluştu vakit, yazarlara merak saldım. Kâğıta aklımda kalanları yazıyordum, çok keyif alıyordum. Lise bittikten sonra sinema merakı başladı ben de. Heyecanla siyah-beyaz filmere nüksettim. Lilian Gish,John Gilbert, Gösta Ekman, Charles Laughton, Hedy Lamar... daha niceleri, sonsuz. Hâlâ evimde karalarım aklımda kalanları keyif alıyorum sahiden. Hiçbir şeyden yüksünmüyorum, hoşuma gidiyor "bir gülü koklar gibi" hayatıma renk, püri-pak, tahir gibi alevlendiriyorum. Sözgelimi kitaba geri dönersek olağanüstü bir kitap. Ben beğendim, sinema severler için okumaya gerek duyuyorum açıkcası. Bayağı takdir ettim Duras'ı. Kütüphaneme yeni kitaplar koymak dileğiyle.
Yeşil GözlerMarguerite Duras · Metis Yayınları · 200857 okunma
9/10
·260 syf.··
2026 70. kitabı
·
23 saatte okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2026 00:22
Władysław Szpilman’ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Varşova gettosunda yaşadığı gerçeküstü vahşeti ve hayatta kalma mücadelesini anlattığı Piyanist (Śmierć miasta), edebiyat tarihinde insan haysiyetinin ve sanatın, mutlak kötülük karşısındaki o en çıplak, en kırılgan direniş belgesidir. İlk kez 1946 yılında Polonya’da yayımlanan ancak dönemin siyasi konjonktürü gereği sansüre uğrayıp unutturulan bu anı metni, bir müzisyenin trajedisini ajitasyondan tamamen arındırılmış, adeta cerrahi bir soğukkanlılıkla ve ansiklopedik bir dürüstlükle kayda geçirir. Szpilman, bir halkın adım adım yok edilişini izlerken, kendi hayatta kalışını bir kahramanlık destanı olarak değil; rastlantıların, saklanılan dumanlı harabelerin ve mühürlenmiş bir zaman diliminde beliren tekinsiz yardımların bir sonucu olarak sunar. Eserin en sarsıcı damarı, Szpilman’ın Varşova’nın külleri arasında açlık ve hastalıkla pençeleşirken, Alman subayı Wilm Hosenfeld ile karşılaştığı o tekinsiz kırılma anıdır. Sanatın, iki düşman kutup arasındaki tüm ideolojik barikatları yıkarak saf bir insani zeminde buluşma sağladığı bu an, poetik bir mucize gibidir. Roman Polanski’nin 2002 yapımı sinema şaheserine de kaynaklık eden bu metin, sinemadaki o görkemli ve lirik anlatının aksine, edebiyatta çok daha çiğ, kemikli ve insan doğasının hem en aşağılık hem de en yüce taraflarını mühürleyen vakur bir belgedir. youtu.be/n9oQEa-d5rU?si=...
PiyanistWladyslaw Szpilman · Koridor Yayıncılık · 20211,327 okunma
8/10
·236 syf.··
2026 68. kitabı
·
31 saatte okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 20:38
Stanislaw Lem'in meşhur bilim kurgu romanı. Solaris'in içeriği din, psikoloji, felsefe gibi birçok alanla ilişkili. Bu ilişkinin nedeni de romanın merkezinde bulunan, insanın anlama arayışı. Uzak galaksilerden iç dünyaya kadar her yeri anlama arzusu insana hükmediyor ve solaris bu arzunun üzerine kurulu. Prometheus isimli uzay gemisinden solaris isimli çift yıldızlı bir sisteme ait gezegene gelen Kelvin'in yaşadıklarını merkeze alıyor roman. Burada prometheus adı boşuna seçilmemiş. İnsanlar için ateş metaforuyla bilgi çalan bir titan olan prometheus ile solaris'teki gizemli ve tüm gezegenin yüzeyini kapsayan plazmik varlığı öğrenme arzusundaki bilim insanları arasında benzerlik var. Üstelik prometheus kelimesinin etimolojik anlamının 'önceden öğrenmek' olması, bu kanaati güçlendiriyor. Romanın merkezinde anlama çabası olduğunu söylemiştim. Aydınlanmacı kültürde dış dünya akla uygundur ve anlaşılır. Hegel'in dediği gibi: "Gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir." Lakin solaris romanı, gerçeğin bu kadar kolay bir şekilde anlaşılamayacağını, bir yerden sonra anlama yetisinin kifayetsiz kalabileceğini anlatıyor. Anlamaya çalıştığımız bir başka bilinçli varlığı kendi zihinsel kategorilerimizde anlamaya çalışıyoruz ama bu bir yerden sonra iflas ediyor. Bunun da ötesinde, romanda, galaksileri ele geçiren insanın iç dünyasıyla yaşadığı sorunlardan bahsediliyor. Anlama etkinliğinin sınırları olacağını döne döne anlatıyor solaris. Tarkovsky bir kez daha; insanlık durumunu, onun özünü (eğer varsa) ve sınırlarını, insanın belirli eşikleri (bilim ya da bilinç eşiklerini) geçmesi gerekip gerekmediğini sorgulamak için karakterlerin, kişiliklerin ve psikolojilerin büyüleyici ve karmaşık bir incelemesini sunuyor. Zira insan, bir dirençsizlik, dikbaşlılık ve hatta
SolarisStanislaw Lem · İletişim Yayınevi · 20181,596 okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2026 66. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 17:39
Geoffrey Homes takma adını kullanan eski gazeteci Daniel Mainwaring’in 1946 tarihli eseri Build My Gallows High (Darağacımı Yükseğe Kur), Amerikan kara edebiyatının (hard-boiled) ve sinema tarihinin en saf, en tavizsiz kaderci anıtlarından biridir. Roman, geçmişindeki karanlık dedektiflik günlerini geride bırakıp taşrada küçük bir benzin istasyonu işleterek steril bir hayat kurmaya çalışan Red Bailey’nin, kaçamadığı o uğursuz geçmişi tarafından kıskıvrak yakalanışını konu alır. Mainwaring, bizzat kendisinin senaryolaştırdığı ve Jacques Tourneur’ün yönettiği 1947 yapımı Out of the Past (Geçmişin Gölgesinde) adlı sinema şaheserine de kaynaklık etmiştir. Romandaki femme fatale figürü Marni (sinemada Jane Greer'ın canlandırdığı Kathie Moffat), türün en tehlikeli, nevi şahsına münhasır kadın portrelerinden biridir; o, kötülüğü bir lüks gibi taşıyan ve erkeği kendi darağacını bizzat yüksek kurmaya (build my gallows high) ikna eden tekersiz bir yıkım makinesidir. Robert Mitchum’ın beyaz perdede o kendine has kayıtsız, dumanlı gözleriyle hayat verdiği ana karakterin romandaki prototipi, Amerikan rüyasının o steril taşra yüzeyinin altındaki çürümeyi ve kaderin kaçınılmaz trajik geometrisini dimağda mühürlenmiş bir zaman fragmanı olarak bırakan vakur bir janr klasiğidir.
Build My Gallows HighGeoffrey Homes · Simon & Schuster · 19881 okunma