Orwell kitapların ileride kimilerince yasaklanabileceğinden korkuyordu; Huxley ise, kitapları yasaklamanın anlamsızlaşacağından, çünkü ileride kimsenin kitap okumakla ilgilenmeyeceğinden…
Orwell kimilerinin bizi bilgiden mahrum edebileceğinden korkuyordu; Huxley ise, bize çok fazla şey sunulacağından ve bunun sonucunda da hareketsizliğe ve bencilliğe itileceğimizden…
Orwell gerçeklerin bizden titizlikle gizleneceğinden korkuyordu. Huxley, bilginin devasa bir anlamsızlıklar denizi içerisinde kaybolacağından…
Orwell tutsak bir kültüre evrileceğimizden korkuyordu; Huxley ise saçma sapan şeylerle uğraşmayı rutin edinmiş, ehemmiyetsiz bir kültüre evrileceğimizden… Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya” eserinin gözden geçirilmiş baskısında da belirttiği gibi, zorbalığa ve diktatörlüğe karşı çıkan sivil özgürlük hareketi temsilcilerinin hesaba katmayı unuttukları bir şey vardı: İnsanoğlunun sınırsız dalgınlığı ve eğlenceye düşkünlüğü.
“1984”te, insanlar acıdan ve cezadan kaçınma; “Cesur Yeni Dünya”da ise keyfe ve hazza yönelme dürtüleri sayesinde kontrol ediliyorlardı.
Orwell cinselliğin parti amacı dışında yasaklandığı bir distopya anlatırken, Huxley ise kişisel olarak da cinselliği bayağı gördüğü ve aydın insan için bir engel gördüğünden olsa gerek cinselliğin üremeden tamamen bağımsız hale geldiği ve herhangi bir tatmin aracı gibi aşksız bir aktivite haline gelip kitlelerin uykudan uyanmamasını sağlamayan bir distopyadan bahsediyor.
Orwell kurgu yönünden bizi başkarakter Winston gibi sıradan sayılabilecek bir parti çalışanının hayatıyla dar bir pencereden evrenine konuk ederken, Huxley romanın ilk bölümünde belgeselvari bir anlatımla evrenini tanıtıp ardından da karakterlere çok takılmadan basit bir hikaye üzerinden evreninin sessiz çığlığını anlatıyor.
Kısaca,