Necla Akdeniz'i ilk kez okudum. Bu çirkin, özensiz kapaklı kitabın edebiyatımızın küçük başyapıtlarından birisi olduğunu söylemem gerek. Funda Özsoy Erdoğan'dan sonra, hem de bu kadar kısa bir süre sonra, yeni bir yazar bu kadar etkilemez beni, diye düşünüyordum. Yanılmışım. Çok da memnunum yanıldığıma. Hayat hâlâ sürprizlerle dolu.
Tereddüt Çizgisi, küçük bir başyapıt. Kitabın sonundaki manifestoya ulaşana dek yürünen yolun; çocukluk, ergenlik, gençlik ve rutin hayatın geri kalan kısımlarının hepsinin deliliği ancak böyle anlatılabilir diyecek şekilde, daha önce milyonlarca kez kullanılmış kelimelerle yeni imgeler kurarak kurgulayan yazar, insan olmanın reddedilmesi, insan olmamanın yüceltilmesini börtü böcek, ağaç nehir demeden, cadılara dahi uzanarak anlatıyor. "İnsan olmaktan utanan varlıkların ortak tebliği" denen manifestoyu yazmak, onu yazacak hâle gelmeyi kronolojik bir akışa teslim olmak yerine zihnin var olabilecek ve karakterimize uyan bütün delirme, çıldırma, var olamama ya da bu varoluş biçimlerini reddetme biçimleri, sayıklamalar, düşler, farklı akıl yürütmelerle hikâye ediyor. Ama, nasıl ediyor, hem de ! Kitabın ikinci yarısında başlayan ritüel ve ayinle beraber dilin nesnel dünyayı neredeyse terkettiği bir dil ve üslûba bırakıyor kitap kendini. Bu bölümlerde anlatıcımız yer yer gerçek dünyaya dönüyor olsa da bu gerçek dünyayla nesnelerin, varlıkların, yoklukların konuştuğu diğer dünya arasındaki sınırları edebiyatın gücünü gösterircesine ve ona yakışır bir tarzda, bulanık bir hale getiriyor. Büyük bir maharet burada gördüğümüz! Balyoz etkisi taşıyan final kısımlarında, şaşırtıcı manifestoda ve Kutlu Doğa Kitabı'nda, kitap boyunca sürekli karşımıza çıkan ses ya da sesler korosu, zirvede tiz bir yırtılma sesine dönüşüyor sanki. Yazarın düşbazlığıyla