Önümde yükselen duvarları delip geçme ya da yıkıp yerle bir etme isteğiyle kuduruyorum. Akıl, varlık karmaşasını, yani kaosu bizden gizlemek için yükseltiyor bu duvarları. "Niye?" derseniz, bu duvarların ardında evrensel kaos ve yokluk, " hiçlik" var da ondan, Hiçbir şey yok arkasında duvarların. Onlar, birşeyler yapmayı başarabildiğimiz şu dünyayla " boşluk" arasına çekilmiş sınırlardır.
İçimin cehenemidir bu. Artık bunun bir cehennem olduğunu biliyorum.
Ekonominin tarımın egemenliğinde olduğu günler çok gerilerde. Sanayi devri de neredeyse kapanıyor. Ekonomik yaşam artık büyük ölçüde üretime bağlı değil. Peki neye bağlı öyleyse? OYALAMAYA.
Çağdaş kapitalizm fevkalade üretken, ama onu güden üretkenlik değil. Can sıkıntısının uzak tutulması. Bolluğun kural olduğu yerde başlıca tehdit arzu kaybıdır. İsteklerin bu denli çabuk giderildiği bir ortamda, ekonomi çok geçmeden daha egzotik gereksinimlerin üretilmesine bel bağlar.
Yeni olan, başarmanın uyarıcı talebe bağlı olması değildir. Yeni kusurlar türetmeden sürdürülememesidir. Ekonomiyi ardı arkası kesilmeyen yenilikler güder, sağlıklı olmasıysa kuralları çiğnemeye bel bağlamak zorunda. Yakasını bırakmayan ölü ruhların sonu gelmez, yalnızca maddi mallar mı, kabak tadı veren deneyimler de onlardan geri kalmaz. Yeni deneyimler fiziksel varlıklardan çok daha çabuk eskir...
Aslında " insanlık" diye bir olgu yok. Yalnızca insanlar var, çelişkili gereksinimlere ve yanılsamalara sahip, her türlü irade ve yargı zayıflığının pençesindeki insanlar.
Felsefe, insanoğlunun dinsel görüntüsünün ilerleme ve aydınlanma gibi hümanist fikirlere bürünerek yenilendiği bir maskeli balo olageldi. Felsefenin maskesini düşüren en büyük düşünürler bile kendilerini baloda bulmuşlardır. Hayvan yüzlerimizden maskeleri çıkarmak, bize düşen zar zor başlamış bir ödev.
Öteki hayvanlar doğar, eşini arar, yiyecek peşinde koşar ve ölürler, hepsi bu kadar. Ama biz insanlar farklıyızdır ( biz öyle düşünürüz.). Bizler eylemleri " seçimlerinin " sonucu olan "kişileriz". Diğer hayvanlar farkında olmadan yaşam sürerler, oysa bizler "bilinçliyiz". Kendimizle ilgili görüşümüz bizi insanoğlu olarak tanımlayan ve bizi diğer bütün yaratıklardan üstün kılan " bilinç" , "benlik" ve " özgür irade" denen yerleşik inancımızdan gelmektedir.
Daha yansız baktığımız zamanlarda, kendimizle ilgili bu görüşün kusurlu olduğunu kabulleniriz. Yaşamlarımız bilinçli benlerin temsilinden çok, bölük pörçük düşlere benzer. En çok önem verdiğimiz şeyler üzerindeki denetimimiz pek azdır. Can alıcı kararlarımızın pek çoğu haberimiz olmadan alınır. Yine de "bizim" yapamadığımızı, " insanlık" başarabilir diye diretiriz. Varoluşunun bilinçli efendisidir o. Tanrıya akıldışı inancı bırakarak, insanlığa akıldışı inananların öğretisi bu. Peki ya Hıristiyanlıkla, hümanizmin boş umutlarını bırakırsak? Ses kaydını " Tanrı ve ölümsüzlük, ilerleme ve hümanizm masalını" kapattığımız anda yaşamlarımızdan ne anlarız?
Aptal olmayanlar her zaman aptalların zarar potansiyelini küçümser. Özellikle de aptal olmayanlar herhangi bir anda ve yerde, herhangi bir durumda, aptal bireylerle ilişki kurmanın ve/veya onlarla bir araya gelmenin kaçınılmaz olarak pahalıya mal olan bir yanlışa yol açtığını sürekli unuturlar.