Okulun bahçesindeki ağacı unutmadık; gökyüzünü omuzları üstünde tutan, tek ağacı! Başka bir ağaç gibi, gölgesine çökmüş; bir yalnızlığı bölmek, parçalamak is- temişizdir. Hangi yalnızlığı mı? Hani şu içimizi patlıcan gibi oyan ve karartan, her zamanki yalnızlığı! Okulun bahçesindeki ağaçtan sormalı. Onun dibinde, genzimizi yakan bir kömür kokusuna kendimizi terk etmişiz. Marmara denizi karşımızda çirkin, iyi tutturulamamış bir suluboya. Deniz elbette düşünemez. Hele ağaç! Ama bir kere düşünmenin yolunu tuttuk mu; ağaç da deniz de düşünmeye başlar. Başlamazsa biz başlatırız. Yalnızlık, insana, zamanın geçişini duyurur, zamanla ahbaplık ettirir.
Onu bir heykeli öper gibi öptüm. Dudakları, bir heykelin dudakları kadar, soğuk ve hareketsizdi. Yüzü yaş içindeydi. Ve ayrıldım. O vakit, ağladığımı anladım. Ben, eksik İsa, neyi istemediğini bilen, neyi istediğini bilmeyen kamarot, ben kaçakçı, bu gece ölmeliyim. Yoksa, açık deniz. Ya da Rose-Marie. Ya da adamı çocuk- laştırıveren, bir kadeh maresquin. Ya da batan bir gemi, içinde herkesin birbirini çiğnediği bir gemi. Anto- nio’nun, harbden önceki resmi. Benim çocukluk hayallerim. “Beni affet ve benden af dile, Bambina!” Senden af diliyorum, turnalardan, kargalardan, kertenkelelerden af diliyorum.