Muhammed Ali Saltan

Sahîh-i Buhârî’nin Osmanlı sadrazamlarından Damat İbrahim Paşa tarafından vakfedilen nüshası. İbrahim Paşa’ya ait vakıf mühürlerinin yer aldığı nüshanın cildi, tezhipli fihristi ve unvan sayfası İslâm sanatlarının yazma eserlerde tezahür eden zarafetinin güzel bir numunesidir. Cildin sertabında Sahîh-i Buhârî’yi anlatan şu ifade Arapça olarak yer almaktadır: “Sahîh-i Buhârî, sahih (hadis) kitaplarının en yücesidir; en karanlık gecelerin dolunayı yahut sabahın aydınlığı misâli.” Süleymaniye Kütüphanesi, Damat İbrahim Paşa, 257
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Dünyanın İncisi
Ketebe Yayınları’nın Mart 2020 kitapları arasında okura takdim ettiği, Maria Rosa Menocal imzalı Dünyanın İncisi Endülüs: Orta Çağ İspanyası’nda Örnek Bir Medeniyet adlı eseri okurken, yukarıdaki paragrafa (s. 216) geldiğimde ister istemez bir süre durakladım. “ Müslüman kardeşine karşı düşmanla ittifak kuran, kendi kazanımlarını da Müslüman kardeşinin kaybına borçlu olan “ kişi ve yapılanmalar, İslâm tarihi boyunca sıklıkla tesadüf ettiğimiz şeylerdi çünkü. Hatta günümüzde de bolca örneği vardı. “Endülüs Medeniyeti” bizde genellikle aşırı romantize edilerek ve adeta bir “duygu parantezi”ne alınarak anlatıldığından,Menocal’ın satırlarındaki acı gerçekliği tarihi bilgi açısından kıymetli ve öğretici buldum.Ayrıca, Menocal’in es geçtiği bir hakikati de ekledim Granada bahsine: İbn Ahmer, 1236’da Kurtuba’nın (Cordoba), 1248’de de İşbîliye’nin (Sevilla) Kastilya-Leon Kralı III. Ferdinand tarafından ele geçirilmesine yardımcı olmak karşılığında, Gırnata’da (Granada) kendi emirliğinin kurulmasını ve hayatta kalmasını temin etmesine rağmen, Hristiyanlarla ittifak 1492’de nihai olarak bozulacak ve Endülüs’teki son Müslüman yönetimin de yıkılmasıyla tarihte bir devir kapanacaktı. İronik biçimde, Gırnata Nasrî Emirliği’ni Katolik hâkimiyeti altına alan kralın adı da Ferdinand’dı, Aragon kralı II. Ferdinand.
Sayfa 102·Kitabı okudu
İnsanların kurguladıkları hayatları izlemek, sadece mutlu anlarını sergiledikleri bir dünyayı seyretmek bir vakit sonra kalbinizi buhranlara sevk eder. Oysa bir tabiata bakın, Allah’ın o muazzam oluşumunu seyredin. Düz bir gidişat, yapay saadet yoktur orada. Bahardan sonra kış, kıştan sonra yaz gelir misal. Yapraklar sararır, dökülür türlü fırtınalara göğüs gerer ama sonra yeniden yeşerir ve hayat bulur. Eğer bunu temaşa ederse insan sıkıntılarına hapsolmaz, güneşli günlerinde haddi aşmaz, bilir ki her hal geçicidir. Kalbiniz bu vesile ile hem mütmain olur hem de ümitvar. Hem acziyetini bilir hem de nasibini. Hatice Kaymaz
Ümit Kesme!
Resûlullah ﷺ ‘in haber verdiğine göre Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu: “Kim bir hayır işlerse ona onun on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir kötülük işlerse ona da onun misli vardır ya da tamamen affederim. Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak varırım. Kim bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla dünya dolusu günahla gelirse ben kendisini o kadar mağfiretle karşılarım.” Hadîs-i Kudsînin açıklaması Cenâb-ı Hakk’ın kuluna bir karış, bir arşın, bir kulaç yaklaşması demek onun yaptığı güzel işlere süratle karşılık vermesi demektir. Kerîm olan Rabbimiz kulunun ibadetlerine, hak ettiğinden fazla sevap vereceğini müjdelemektedir. Kul, Rabbinin buyruklarını tutar, emrettiklerini yapar, yasaklarından uzak durursa, Allah Teâlâ da onu bir an önce rahmetiyle kucaklar, günahlarını bağışlar ve işlerinde başarılı kılar. İşte bu sebeple kul Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmemelidir. Nebiyy-i Ekrem ﷺ şu hadîs-i şerîfiyle bize, son nefesimize kadar bağışlanma ümidi taşımamızı tavsiye buyurmaktadır: لا يَمُوتَنَّ أّحَدُكُمْ إِلَّا وَهُوَ يُحْسِنُ الظَنَّ بِاللهِ “Hiçbiriniz Allah’ın kendisini affedeceğini ümit etmeden ölmesin.” Bu Kudsî Hadisten öğrendiklerimiz 1- Kul Rabbini çokça zikretmeli, O’na dua etmeli, böylece Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya çalışmalıdır.
Arap Baharı’nın 10’uncu yıldönümünde, “ Tüm bu yaşananlardan, Türkiye olarak biz ne öğrendik?” sorusunu bilhassa önemli buluyorum. Hem halk hem de karar alıcılar açısından, bu sorunun çok farklı cevapları var. Ancak şu üç nokta, hepimiz için müşterek: İçinde yaşadığımız bölgenin iç dengelerini ve dinamiklerini anlamış olmayı ve bazı ezberlerden kurtulmayı, öğrendiklerimiz listesinin ilk sırasına yerleştiriyorum. Yetişmiş eleman ve gelişmiş ekipman ihtiyacını fark etmemiz ve buna yoğunlaşmamız da, ikinci sırada. Yazılı materyal ve karşı propaganda malzemeleri üretmek mecburiyetini görmek, üçüncü sırada. Fakat bu noktada, henüz atmamız gereken ciddi ve önemli adımlar var. Ortadoğu (ve genel olarak İslâm dünyası) hakkında özgün, yerli, bizim bakışımızı yansıtan, muteber ve hacimli metin üretiminde, emekleme aşamasındayız hâlâ. Mevcut çalışmaları yoğunlaştırmak, tarihin ve coğrafyanın daha derinden kavranmasına yardımcı olacak malzemeyi vücuda getirmek zorundayız. Bu konuda yapacağımız her tembellik, bizi başkalarının anlatması ve tanımlaması anlamına gelecektir. Ne diyordu o ünlü Afrika atasözü: “ Aslanlar yazı yazmayı öğrenene kadar, bütün hikâyeler avcıyı övecektir.”
Sayfa 55·Kitabı okudu