Şöyle bir düşününce, şimdiye kadar pek tartışmadığımız- "me-deniyet" teriminin ilk aşamada bu şekilde kullanılması tuhaftır. İnsanlar "erken medeniyetlerden bahsettiklerinde, çoğunlukla bu bölümde tanımladığımız toplumlara ve onların doğrudan halefle-rine atıfta bulunuyorlar: Firavun Mısır'ı, İnka Peru'su, Aztek Mek-sika'sı, Han Çin'i, İmparatorluk Roma'sı, Antik Yunanistan ve belli bir ölçek ve anıtsallıkta diğerleri. Bunların hepsi çoğunlukla oto-riter hükümet, şiddet ve kadınların radikal biçimde ikincil konu-ma itilmesiyle bir arada tutulan, derinlemesine katmanlaşmış top-lumlardı. Gördüğümüz gibi fedakârlık, bu medeniyet kavramının arkasında gizlenen gölgedir: Üç temel özgürlüğümüzün ve hayatın kendisinin, -ister bir dünya düzeni ideali ister Cennetin Vekaleti veya doyumsuz tanrıların lütufları olsun- hiçbir zaman ulaşılama-yacak bir şey uğruna feda edilmesidir. Bazı çevrelerde "medeniyet" fikrinin kendisinin itibarsızlaşması şaşırtıcı mıdır? Burada çok te-mel bir şey ters gitti.
Sorunlardan biri, "medeniyet"in aslen sadece şehirlerde yaşama alışkanlığını ifade ettiğini varsaymamızdır. Şehirlerin de devletleri ima ettiği düşünülüyordu. Fakat gördüğümüz gibi, tarihsel ve hatta etimolojik olarak durum böyle değildir. 139 "Medeniyet" kelimesi, aslında toplumların gönüllü koalisyon yoluyla kendilerini organize etmelerine izin veren siyasi bilgelik ve karşılıklı yardım nitelikle-rine atıfta bulunan Latince civilis'ten türemiştir. Diğer bir deyiş-le, başlangıçta İnka saraylıları veya Şang hanedanlarından ziyade, And'daki ayllu dernekleri veya Bask köyleri tarafından sergilenen türden nitelikler anlamına geliyordu. Karşılıklı yardımlaşma, top-lumsal işbirliği, sivil aktivizm, konukseverlik ya da sadece başkala-rını önemsemek gerçekten medeniyetleri yaratan şeylerse, o