Kesinlikle doğru. Hatta bunu sadece renklerle de sınırlamak haksızlık olur, tüm hayatımız beynimizin bize oynadığı bir simülasyondan ibaret. Birkaç örnekle genişleteyim:
Ses: Kendi sesini kaydetip dinlediğinde sana yabancı geliyor ya, işte o dinlediğin ses senin "gerçek" sesin. Konuşurken duyduğun ses ise kafatasındaki kemiklerin titreşmesiyle beyninin uydurduğu sahte bir versiyon.
Görüntü: Gözümüzün arkasında, optik sinirlerin çıktığı yerde aslında kocaman bir kör nokta var. Yani normalde dünyayı iki büyük kara delikle görmemiz gerekiyor. Ama beyin arkada o kadar hızlı çalışıyor ki, çevredeki boşlukları kafasına göre doldurup bize kusursuz bir harita sunuyor. Resmen görüntüyü uyduruyor.
Dokunma: Bir masaya dokunduğunda katılık hissediyorsun ama aslında atom seviyesinde her şey %99 boşluktan ibaret. Hissettiğin şey masanın maddesi değil; senin elindeki elektronlarla masadaki elektronların birbirini itme kuvveti. Beynin bu itmeyi "sertlik" diye çeviriyor.
Zaman: Sineklerin kare hızı bizden çok daha yüksek. Bizim akan bir film gibi gördüğümüz hayat, onlar için ağır çekim ilerliyor. Bizim sürekli yandığını sandığımız ampul, bir sinek için saniyede 60 kez yanıp sönen bir flaşör gibi. Yani zamanın akış hızı bile tamamen beynimizin montajına bağlı.
Kısacası evrende ne renk var, ne ses, ne de katılık. Sadece dalga boyları ve atomlar var; beyin hangisini ne kadar işine geliyorsa öyle algılatıyor. Görmedik, duymadık, sadece beynimizin izin verdiği kadarını yaşadık desek yeridir.