Taha EKŞİOĞLU

Taha EKŞİOĞLU
@Scapegoatt
Gerçeği aramak gayemiz olduğu sürece herkesle tartışmaya açığım.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Muhteşeemm:
“Kuru kalabalık doğru eğitilirse, o bir kuru kalabalık olmaktan çıkar, onların her biri değerli, kendi kendini yönetebilen ve kendi güçleriyle kendilerini yetiştirmiş kişilerden meydana gelen vatandaş topluluğunu oluştururlar."
Alıntı
Taha EKŞİOĞLU isimli okura yanıt verildi
Taha EKŞİOĞLU
Eniz ☭ İmkanların ve zenginliğin insanı otomatik olarak üst düzey bir entelektüele ya da yüksek IQ’lu birine dönüştüreceğini varsayarak ciddi bir nedensellik hatası yapıyorsun bence. Senin de belirttiğin gibi, Koç ailesinde doğmak sadece güçlü bir bilişsel sermaye ve imkan havuzu sunar. Fakat o havuzdan ne çıkacağı, temelde bireyin genetik yatkınlığına bağlıdır. Dürtü kontrolü, merak düzeyi ve dopaminerjik sistemin yönelimi (hedonizme mi yoksa entelektüel çabaya mı) burada belirleyici rol oynar. İşin biyolojik ve evrimsel boyutuna indiğimizde tablo daha da netleşiyor: Evrim, temelde enerji tasarrufu üzerine kuruludur. Beyin, vücudun en fazla enerji tüketen organıdır. Doğa, her bireyin beynini maksimum soyut düşünce ve üst düzey bilişsel performans için donatmaz; çünkü bu, popülasyonun geneli için devasa bir enerji israfı anlamına gelir. Doğa da kitleleri yüksek IQ ve derin analiz kapasitesiyle değil, hayatta kalmaya yetecek bilişsel donanımla donatmıştır. Bu durum, halkın genelinin o potansiyele sahip olmamasının bir “suç” ya da “ahlaki zafiyet” olduğu anlamına gelmez; bu, doğanın milyonlarca yıllık işleyiş biçimidir. Zengin aile çocuklarının birçoğunun en iyi okullarda okumasına rağmen nihilist bir boşluğa düşmesi, uyuşturucu ve hedonizm bataklığında erimesi ya da sıradan birer tüketici olarak kalması, senin “çevre her şeydir” tezini bizzat çürüten örnekleridir. Çevre, potansiyel için yalnızca bir katalizördür. Ortada genetik altyapı yoksa, katalizörü ne kadar güçlü hâle getirirsen getir, reaksiyon gerçekleşmez. Zaten günümüz bunun en net kanıtıdır. İnsanlık tarihinin en kolay bilgiye erişim çağında yaşıyoruz. Dünyanın en büyük kütüphaneleri cebimizde, binlerce yıllık birikim tek tıkla önümüzde. Peki sonuç? İnsanlar bu bilgiyi okuyup sindirmek yerine, iki dakikalık videolarla oyalanmayı, kısa yoldan hazza ulaşmayı tercih ediyor. Söylesen de kabul edilmiyor, çünkü beynin doğası kolay olanı seçmek. Üstelik dünya genelinde IQ ortalamaları düşüyor. Flynn etkisi tersine döndü. Yani çevresel koşullar 'iyileşti' ama bilişsel seviye geri gidiyor. Bu da demektir ki: Çevre tek başına bir şey değiştirmiyor. Doğa, milyonlarca yıllık enerji tasarrufu prensibini terk etmiyor. Ne kadar imkan sunarsan sun, kitleler ancak tüketmeye ve hayatta kalmaya yetecek kadar zihinsel çaba harcıyor. Gerisi, istisnaların (yüksek genetik duyarlılığa sahip bireylerin) işidir.
Muhteşeemm:
“Kuru kalabalık doğru eğitilirse, o bir kuru kalabalık olmaktan çıkar, onların her biri değerli, kendi kendini yönetebilen ve kendi güçleriyle kendilerini yetiştirmiş kişilerden meydana gelen vatandaş topluluğunu oluştururlar."
Alıntı
Taha EKŞİOĞLU
Katılmıyorum. Dünyada bu romantik fikir denenmedi mi? Denendi ve defalarca başarısız oldu. Sol teorinin en büyük yanılgısı, olaylara sadece "sonuç odaklı" bakması ve temeldeki asıl nedene, yani antropolojik ve biyolojik gerçeklere gözünü kapatmasıdır. Toplumu mağdur veya zorla cahil bırakılmış bir güruh olarak görmek yerine, bunun bir kitle tercihi olduğunu kabul etmek gerekir. Bunun en somut laboratuvarı Atatürk devrimleridir. Atatürk döneminde Kuran Türkçe’ye çevrildi, halk neye inandığını doğrudan görsün diye her şey şeffaflaştırıldı. Hatta Atatürk’ün Medeni Bilgiler kitabının sansürlenmemiş el yazılarında dinlerin kökenine dair sunduğu o net, rasyonel ve pozitivist vizyon ortadaydı. Eğer iddia edildiği gibi olay sadece "doğru eğitim" olsaydı, o dönem bizzat bu eğitimle yetişen toplumun tamamen bu vizyona göre şekillenmesi gerekirdi. Ama ne oldu? İlk fırsatta kendi eski kodlarına, dogmalarına ve konfor alanlarına geri döndüler. Çünkü toplumlar eğitime göre değil, kendi zeka ve algı kapasitelerine göre şekillenir. Sol sosyolojinin iddia ettiği gibi insan beyni boş bir levha değildir; her bireyin soyut düşünme, şüphe duyma ve rasyonel karar verme noktasında genetik ve biyolojik bir tavanı, yani potansiyeli vardır. Kalıp neyse, potansiyel de odur. Eğitim olmayan bir potansiyeli sıfırdan var edemez, sadece olanı sınırına kadar doldurur. Dolayısıyla kitlelerin kolektif olarak "aydınlanacağı" fikri, insanın evrimsel ve zihinsel gerçekliğiyle çelişen boş bir hayalden ibarettir.
“Rengi yapan şey, bizzat beyindi”
“Ne fotoğrafların ‘içinde’ ne de ışık kaynağında bu renkler yoktu… renkler ‘dışarıdan’, dış dünyadan alınan duyumlar ya da bir dalgaboyunun beyindeki otomatik karşılığı değildi; rengi yapan şey, bizzat beyindi.”
Sayfa 45·Kitabı okudu
Bilim
Taha EKŞİOĞLU isimli okura yanıt verildi
Taha EKŞİOĞLU
Dilek Bilgin Septikler tam olarak bu algı bariyeri üzerine kuruyorlar zaten o devasa tartışmalarını. İnsanın algısı kısıtlıysa, o nesnel "gerçeğe" asla tam dokunamayacaksa ortada bir mutlaklık da kalmıyor haliyle. Ama bu durum zihinde fena bir felç, bir eylemsizlik de yaratıyor bir yandan; yani madem ulaşılamayacak, o zaman ne diye debelenip duruyoruz, uğraşmanın ne manası var rasyonalizmi bu. Oysa bu kısıtlı, o daracık dünyamızda bile, o yamalı algımızla bir yerlere varabiliyoruz, hayatı ve maddeyi manipüle edebiliyoruz bir şekilde. Tam olarak o "özü" bilmesek de sistem tıkır tıkır işliyor kendi sınırında. Son zamanlarda hani şu "kuantum geldi, fizik tıkandı" muhabbeti dönüyor ya hep, asıl mesele fiziğin kendisinin tıkanması değil bence. Asıl tıkanan, duvara toslayan şey, insan zekasının ve algılama kapasitesinin o biyolojik, evrimsel sınırı. Biz tam olarak o duraksama noktasına, o nihai sınıra çarptık işte. Laboratuvarda mikroskobik dünyaya her sinyal gönderdiğimizde, her gözlem yapmaya çalıştığımızda sistem bizim gözlem niyetimize göre şekil değiştiriyor, arkasından bambaşka bir sinyal fırlatıyor geri. Ortada tek bir hakikat kalmıyor, birden fazla doğru, bir olasılıklar denizi fırlıyor yüzümüze. Kesin sonuç yok yani. Einstein zamanında kabul etmek istemeyip "Tanrı zar atmaz" demişti ama galiba tam olarak o zar atılıyor işte, biz de o zarların düştüğü o kısıtlı masayı izliyoruz sadece. İşin en can yakıcı, ve kitlelerden en çok saklanan tarafı ise bir primat tasarımı tarafından yönetiliyoruz. O çok gurur duyduğumuz özgür seçimlerimiz, sarsılmaz fikirlerimiz falan hep birer illüzyon; kendi seçimlerimizin ve özgün fikirlerimizin olmadığı bir mekanizmanın içindeyiz aslında. Sadece yaşamak, o kör hayatta kalma dürtüsünü devam ettirebilmek için şizofrenik yalanlara, toplumsal hurafelere sımsıkı bağlı olan biyolojik bir canlıyız sonuçta. Ernest Becker’ın Ölümü kitabını da sevebilirsin bak, bu konular ilgini çekiyorsa eğer; tam olarak bu yırtıcı biyoloji ile ölüm bilinci arasına sıkışan insanın o devasa çaresizliğini anlatıyor çünkü.