Taha EKŞİOĞLU

Taha EKŞİOĞLU
@Scapegoatt
Gerçeği aramak gayemiz olduğu sürece herkesle tartışmaya açığım.
Çürüyen Tanrı’nın Bilge Terminatörü: Philipp Mainländer
9/10
·312 syf.··
2026 221. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 17:46
Philipp Mainländer, bir aşkın veya yüksek duygunun değil; babasının annesine duyduğu o tamamen soğuk, aşksız ve mekanik biyolojik üreme dayatmasının sonucunda dünyaya fırlatılmış bir filozoftur. Onun bu sevgisiz ve çıplak doğumu, felsefesinin de neden bu kadar filtresiz ve rasyonel olduğunun ilk ipucudur. Kanımca Mainländer, Arthur Schopenhauer’ın sistemindeki en büyük mantıksal boşlukları kapatan, felsefe tarihinin "altın madenidir." Schopenhauer, dünyayı "Kör Yaşama İstenci (Wille)" olarak tanımlayıp acıdan kaçış için "çilecilik veya sanata sığınma" gibi mistik ve geçici çözümler sunarken; Mainländer bu mistik tülü yırtar ve bize hayatın ham, rasyonel ve nihai amacını gösterir: Yok oluş. Onun kozmolojisinde evren, intihar etmiş bir Tanrı’nın çürüyen cesedinden ibarettir. Başlangıçta zamanın ve mekanın ötesinde saf bir "Mutlak Birlik" (Tanrı) vardı. Bu ilk enerji, var olmanın getirdiği o sürtünmeli acıya dayanamadı ve "Hiçlik" (Non-Being) limanına ulaşmak istedi. Ancak saf varlıktan mutlak hiçliğe doğrudan geçiş rasyonel olarak imkansız olduğu için, Tanrı kendini imha ederek milyarlarca fiziksel parçaya böldü. İşte bizim "evren" ve "zaman" dediğimiz şey, o ilk bütünün parçalanma anıdır. Bu sistemde evrendeki tüm temel bileşenler (madde ve enerji) aslında aynıdır; yok olmazlar, sadece sürekli biçim değiştirirler. Doğan her canlı, o çürüyen cesedin parçalarının kısa süreliğine bir araya gelmesinden ibarettir. Ancak bu birleşme kusursuz bir kurgu değildir. Sistemde zamana bağlı bir bozulma (modern fiziğin deyimiyle Entropi) hakimdir. Birleşen her kimyasal bileşik, bir öncekinden daha zayıf, daha aşınmış ve çürümeye daha yakındır. Dünyanın zamanla daha kötüye, daha çirkin ve kaotik bir yere evrilmesi bu mekanik sönümlenme yasasının kaçınılmaz bir çıktısıdır. Mainländer
Felsefe
The Philosophy of RedemptionPhilipp Mainländer · Irukandji Media Pty Ltd · 20241 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Ahmet Arslan - İlkçağ Felsefe Tarihi 5
Ahmet Arslan’ın büyük bir akademik titizlikle kaleme aldığı felsefe tarihi serisinin ilk dört cildini, özellikle Platon’un diyaloglarını, akıl yürütmelerini ve Atina’nın canlı entelektüel atmosferini büyük bir keyifle okudum. Ancak beşinci ciltte ciddi bir kopuş yaşadım. Yaklaşık 200 sayfa boyunca okumaya devam etmeye çalışsam da bir noktadan sonra kitap benim için felsefi bir keşif olmaktan çıkıp zoraki sürdürülen bir okuma deneyimine dönüştü. Bunun sebebi Ahmet Arslan’ın anlatımı değil, ele aldığı dönemin düşünsel karakteridir. İlk dört ciltte Thales’ten Aristoteles’e, Epikuros’tan Stoacılara kadar farklı görüşlerin özgürce çatıştığı, sonucun önceden belli olmadığı bir düşünce ortamı vardı. Filozoflar insanı, doğayı ve bilgiyi açıklamaya çalışırken sürekli yeni sorular üretiyor, bazen birbirlerini çürütüyor, bazen de kendi sistemlerinin sınırlarına ulaşıyorlardı. Okuyucu olarak bu sürecin nereye varacağını önceden kestiremiyordunuz. Beşinci ciltte ise benim açımdan bu özgür araştırma ruhu büyük ölçüde kayboluyor. Düşüncenin amacı artık hakikati aramak değil, önceden kabul edilmiş bir hakikati temellendirmek haline geliyor. Tanrı’nın varlığı, vahyin doğruluğu veya dini otoritenin meşruiyeti gibi temel öncüller sorgulamanın konusu olmaktan çıkıyor; felsefenin görevi bunları savunmak ve sistemleştirmek oluyor. Elbette bu dönemin düşünürleri ciddi mantıksal çalışmalar yapmış, önemli kavramsal problemlerle uğraşmışlardır. Ancak benim açımdan sorun tam da burada başlıyor: Akıl yürütmenin hareket alanı baştan belirlenmiş görünüyor. Sonuç değişemeyeceği için tartışmaların büyük bölümü bana gerçek bir felsefi araştırmadan çok, mevcut inanç sistemini rasyonel bir çerçeveye yerleştirme çabası gibi geliyor. Bu nedenle kitapta sıkça karşılaşılan "Bir", "Logos", "Taşma", "Ruh"
Felsefe
İlkçağ Felsefe Tarihi 5Ahmet Arslan · Alfa Yayınları · 2023266 okunma
Arthur Schopenhauer
8/10
·632 syf.··
2026 96. kitabı
Okuduğum Schopenhauer biyografisi, filozofun hayatını aktarma konusunda başarılı olsa da yazarın her satıra kendi sığ yorumlarını sokuşturması rahatsız edici. Yazar, anlattığı filozofun derinliğinin farkında değilmiş gibi davranıyor. Özellikle kadınlar konusundaki çıkarımları felsefi ontolojiden koparıp tamamen filozofun ailevi durumuna ve annesiyle olan ilişkisine bağlamış. Oysa Schopenhauer’ın sisteminde her şey determinist bir eksendedir; o dünyayı kişisel bir hınçla 'kötü' ilan etmez, dünyanın doğası gereği (İstenç nedeniyle) acı dolu olduğunu söyler. Keza dinden ve papazlardan felsefeci olmayacağını söylerken de kişisel bir nefretle değil, onların gerçeğe değil dogmaya ihtiyaç duymalarından yola çıkar. Kadınlar konusundaki tavrı da duygusal bir nefret veya basit bir aşağılama değil; doğanın onlara yüklediği işlevi ve rasyonel akla ihtiyaç duymayışlarını sistemine dahil etmesidir. Çoğu okur felsefeyi duygusal ve sığ okuduğu için bu ontolojik bağlılığı kavrayamıyor, biyografi yazarı da bu hataya düşmüş. Filozofun Hegel, Fichte ve Schelling’e yönelik sert saldırılarını yazar 'ad hominem' olarak adlandırmış. Ancak Schopenhauer’ın öfkesi sahte başarılara duyulan kıskançlık değil; felsefeyi para, ün ve devlet memurluğu için kullanan bu isimlerin hakikatten uzaklaşmasına duyulan entelektüel bir tiksintidir. Hegel'in mantık hatalarını 'Kuğunun da iki bacağı var, o halde sen bir kuğusun' basitliğine indirgeyerek çürütmesi, sığ görünse de Hegel felsefesinin kof mantığını vuran harika bir tespittir. Özetle; hayat hikayesi için okunabilecek bir kitap ancak yazarın araya sokuşturduğu cılız ve tutarsız yorumlar felsefi derinliğin yanında çok hafif kalıyor.
Biyografi
SchopenhauerDavid E. Cartwright · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024109 okunma
David Benatar - Keşke Hiç Olmasaydık
8/10
·258 syf.··
2026 203. kitabı
David Benatar’ın temellendirdiği antinatalist felsefe, insanlığın varoluşa dair ürettiği en radikal, en ödün vermez ve rasyonel meydan okumalardan biridir. Bu düşünce, yaşamın getirdiği trajediyi geçici tesellilerle ya da sahte iyimserliklerle örtbas etmek yerine, varoluşun kökündeki asimetriyi ve ahlaki sorumluluğu doğrudan masaya yatırır. Yazar, bu iddialarını temellendirirken oldukça güçlü mantıksal önermeler sunar. Benatar’ın felsefesinin merkezinde, var olmak ile hiç var olmamış olmak arasındaki ahlaki asimetri yer alır. Bu yapısal mantık şu şekilde işler: Acının Varlığı Kötüdür: Dünyaya gelen her canlı, kaçınılmaz olarak fiziksel ve zihinsel acıya maruz kalır. Bu durum nettir ve kötüdür. Hazzın Varlığı İyidir: Yaşamın içindeki tatminler, başarılar ve zevkler iyi olarak kabul edilir. Acının Yokluğu İyidir: Hiç var olmamış birinin acı çekmiyor oluşu, mutlak bir iyiliktir. Bu durumdan mahrum kalacak bir özne olmasa bile, acının sıfırlanması nesnel olarak olumludur. Hazzın Yokluğu Kötü Değildir: Hiç var olmamış bir insan, hayattaki hazlardan mahrum kaldığı için üzülemez veya bir yoksunluk hissedemez. Dolayısıyla, hazzın yokluğu bir dezavantaj veya "kötülük" teşkil etmez. Bu asimetrinin rasyonel sonucu şudur: Var olmamak her halükarda var olmaktan daha kazançlı bir durumdur. Kumar masasında kaybetme ihtimali kesin olan, kazanma ihtimali ise sadece önceden var olan bir eksikliği gidermekten ibaret olan bir oyuna hiç başlamamak en mantıklı tercihtir. Benatar’a göre insan türü, evrimsel süreçte hayatta kalabilmek ve neslini sürdürebilmek için kronik bir Pollyannacılık geliştirmiştir. İnsanlar geçmişteki acıları çabuk unutmaya, geleceğe dair sahte umutlar beslemeye ve kendi yaşam kalitelerini gerçekte olduğundan çok daha yüksek görmeye ayarlıdır. Felsefi
Felsefe
Keşke Hiç OlmasaydıkDavid Benatar · Doğu Batı Yayınları · 2018303 okunma
Läran Om Staten - Johan Vilhelm Snellman
9/10
·336 syf.··
2026 202. kitabı
Johan Vilhelm Snellman, devletin özü hakkındaki kitabında; devletin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu, gücünü nereden aldığını ve bu gücün nasıl elde edildiğini çok güzel bir şekilde parçalayarak anlatıyor. Onun felsefesinde ahlaksız devletlerin çökeceği bir gerçektir; çünkü asıl gücü toplumun ahlakı oluşturur. Bu ahlak kazanımı insanlara öğretilip benimsetildikten sonra, yasanın bir kısıtlama olmaktan çıkarılması ve özgürlüğün engellenmemesi hedeflenir. Bunu günümüzden bir örnek vermek gerekirse; Almanya’da trende herkesi denetleyen bir kontrol mekanizması olmamasına rağmen insanların bilet parasını kendiliğinden vermesi tam olarak bu ahlakın sonucudur. Öte yandan, kendini zeki sanan bazı kurnaz aptallar ise parayı vermeyerek kısa dönemli faydayı zeka zannederler. Aslında uzun süreli faydayı düşünemedikleri için bu hatayı yaparlar. İşte bu iki yaklaşım arasındaki bilinç ve ahlak farkı, iki türlü apayrı devlet modeli ortaya çıkarır. Zaten o kurnazlar da günün sonunda kendi ahlaksızlaştırdıkları devletlerinden kaçıp, "aptal" dedikleri dürüst insanların ülkesinde yaşamaya çalışırlar. Aradaki bilinç farkı o kadar fazladır ki, bazen algılanamayacak seviyeye ulaşır. Benim determinist düşünmeme ve bu duruma karşı olmama rağmen; Snellman da halkı geliştirilebilecek, değiştirilebilecek ve eğitilebilecek bir topluluk olarak görüyor. Uygun ortamda ve uygun şekilde büyütüldüğünde kişinin değişebileceğini savunuyor. Tabii bu durum uzun yıllara yayıldığında mümkündür; yoksa 100-200 yıl gibi kısa dönemler içerisinde gerçekleşmesi pek mümkün değildir. Dini de bilinçsiz insanlar gibi "tamamen kaldırılmalı, zararlı" tarzında bir bakışla ele almıyor. Aksine reform edilip, tekrar halkın ahlakıyla perçinlenerek, onları yüksek bir ideale doğru yönlendirme aracı olarak görüyor. Kitabın
Läran Om StatenJohan Vilhelm Snellman · Otava Publisher · 18921 okunma