༺Elendil༻

༺Elendil༻
@SelfControl27
Sen benim göğsümde çarpan bir kalpsin, Ben senin bağrında küçük bir zerreyim. Bana kanat veren ateşli bir dileksin, Adına, varlığına vatan diyorum, Bozkırına, düzüne vatan diyorum.
Bir Evin Değil, Bir Geçmişin Yıkılışı
Puan vermedi·232 syf.··
2026 128. kitabı
Yaklaşık üç yıl önce 1 Mayıs 2023 tarihinde Leyla’nın Evi’ni okumaya başladığımda, bunun sıradan bir İstanbul romanı olmadığını daha ilk sayfalardan hissettim; çünkü bu kitap sadece bir mekânı değil, o mekânın içinde biriken hatıraları, sınıf farklarını, kaybedilenleri ve yerinden edilmenin insanın ruhunda açtığı yarayı anlatıyor. İstanbul’da geçen hikâyelere zaten ayrı bir zaafım var ama bu kitapta o şehir sadece bir arka plan değil, adeta yaşayan bir karakter gibi. Osmanlı kökenli bir aileden gelen Leyla’nın, dedesinden kalan yalı satıldıktan sonra müştemilata sığınması ve ardından oradan da çıkarılması, aslında tek bir insanın değil, bir dönemin yavaş yavaş silinişinin hikâyesi gibi geldi bana. Leyla’nın evden atılmasıyla birlikte Yusuf, Roxy ve Ali Yekta Bey’in yollarının kesişmesi ise hikâyeye ayrı bir derinlik katıyor; çünkü her biri başka bir dünyadan geliyor ama aynı kırılmanın içinde buluşuyorlar. Zülfü Livaneli burada yine en iyi yaptığı şeyi yapıyor; farklı hayatları tek bir hikâyede bir araya getirip okura hem akıcı hem de düşündüren bir anlatım sunuyor. Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm: mülk, iktidar ve itibar dediğimiz şeyler aslında ne kadar geçici ve bir o kadar da acımasızca el değiştirebiliyor. Her satırında bir sitem, bir kırgınlık ama aynı zamanda ince bir umut var. Açıkça söylemeliyim ki, Livaneli’nin eserleri arasında beni en çok etkileyen kitap Kardeşimin Hikâyesi olmuştu ama bu kitap ondan sonra gelen en güçlü etkiyi bıraktı bende; çünkü burada anlatılan sadece bir hikâye değil, bir kayboluşun, bir dönüşümün ve insanın tutunma çabasının çok gerçek bir yansıması. Kitap bittiğinde içimde hafif bir hüzün ve uzun süre geçmeyecek bir düşünce kaldı; bazı evler sadece duvarlardan ibaret değil, insanın geçmişidir ve o geçmiş yıkıldığında insan da
Toplumsal Değişim
Leyla’nın EviZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 202135,4bin okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Huzursuz Olmadan Okumak Çok Zor
Puan vermedi·160 syf.··
2026 129. kitabı
2023 yılının Nisan ayında Huzursuzluk’nı okuduğumda, açıkçası böyle bir kitabın bu kadar geç karşıma çıkmasına biraz hayıflandım çünkü bu roman sadece bir hikâye anlatmıyor, insanın içine yerleşip orada kalıyor; çocukluk arkadaşının ölümü üzerine Mardin’e dönen bir gazetecinin izini sürerken kendini bir anda mülteci kamplarının, dini efsanelerin, acıların ve IŞİD gölgesinde şekillenen bir dünyanın içinde bulması, okur olarak beni de o yolculuğun içine çekti ve uzun yıllar o bölgede bulunduğum için mi bilmiyorum özellikle Mardin’de geçen bölümler öyle canlı, öyle gerçekti geldiki bana sayfaları çevirirken sadece okumadım, yaşadım diyebilirim; tecavüzler, ölümler, işkenceler gibi ağır gerçeklerin anlatımı insanı sarsıyor ama asıl vurucu olan şey, tüm bunların bir “inanç” adı altında yapılabiliyor olması ve bunun başka coğrafyalarda bambaşka masum insanlara da nefret olarak geri dönmesi, bu noktada kitap bana bir kez daha şunu düşündürdü: insanın insana yapabileceği kötülüğün sınırı yok ve en tehlikelisi de bunun normalleşmesi; öte yandan Zülfü Livaneli’nin en iyi yaptığı şeylerden biri olan Doğu ile Batı arasında sıkışmışlık hissi bu romanda çok net hissediliyor, çünkü ana karakterin yaşadığı huzursuzluk aslında sadece ona ait değil, Anadolu’dan çıkıp büyük şehirlerde kendine bir hayat kurmaya çalışan herkesin içinde bir yerlerde taşıdığı o tanıdık boşluk; kitabı bitirdikten sonra fark ettim ki ben hikâyeyi değil, hikâye beni okumuş, çünkü okudukça içimde bir ağırlık oluştu ve bu his günlerce geçmedi, hatta bazı geceler rüyama bile girdi, “ben insandım” gibi basit görünen bir cümlenin bu kadar ağır bir sorgulamaya dönüşmesi çok az kitapta karşılaştığım bir şey, Livaneli burada okuru rahatsız etmekten çekinmiyor, hatta bilinçli olarak bunu yapıyor ve bence de doğru olan
Roman
HuzursuzlukZülfü Livaneli · İnkılap Kitabevi · 2021117,8bin okunma
Acının Sessiz Öğrettikleri
Puan vermedi·136 syf.··
2026 130. kitabı
2022 yılının Kasım ayında, Gün Olur Asra Bedel’i bitirdikten hemen sonra Toprak Ana’yı elime aldım ve açıkçası bu kadar kısa bir metnin bu kadar derin bir sızı bırakacağını beklemiyordum; çünkü bu kitap savaşın kendisini değil, insanın savaş karşısında nasıl ayakta kaldığını anlatıyor ve bunu öyle sade ama öyle içten bir dille yapıyor ki, bir noktadan sonra okuduğun şey bir roman olmaktan çıkıp bir insanın iç sesi hâline geliyor. Cengiz Aytmatov’un en sevdiğim tarafı tam da bu zaten; abartmadan, süslemeden ama doğrudan kalbe dokunarak anlatabilmesi. Tolgonay’ın yaşadıkları, bir bireyin hikâyesi gibi başlıyor ama sayfalar ilerledikçe bunun aslında bir milletin sabrı, bir coğrafyanın kaderi olduğunu fark ediyorsun; kocasını ve üç oğlunu savaşa gönderen, ardından hepsinin ölüm haberini alan bir kadının, yıllar sonra Toprak Ana ile dertleşmesi… Bu fikir bile başlı başına sarsıcı. Ama asıl mesele şu: kitapta anlatılan acı bağırmıyor, susuyor; ve insan o suskunlukta daha çok etkileniyor. Okurken garip bir şekilde aklıma sürekli Şükrü Erbaş geldi, tarz olarak değil ama his olarak… Tolgonay tam anlamıyla onun şiirlerinden çıkmış bir kadın gibiydi; konuştuğu yerde değil, sustuğu yerde derinleşen, acıyı gösterişsiz yaşayan bir karakter. Bu yüzden kitap boyunca sık sık durup düşündüm: bazı acılar gerçekten anlatılamıyor, ama insanı büyütüyor. Romanın arka planında İkinci Dünya Savaşı var ve bu savaşın Kırgız halkı üzerindeki etkileri çok net bir şekilde hissediliyor; binlerce insan “vatan” adı altında cepheye sürülürken, aslında büyük bir ideolojinin parçası hâline getiriliyor ve geride kalanlar ise sessiz bir yıkımın içinde yaşamaya çalışıyor. Aytmatov burada ne doğrudan bir politik eleştiri yapıyor ne de açık bir isyan dili kullanıyor ama zaten buna gerek de kalmıyor; çünkü
Savaşta Dağılan Hayatlar
Toprak AnaCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202278bin okunma
Unutursan Yok Olursun
Puan vermedi·413 syf.··
2026 131. kitabı
Gün Olur Asra Bedel benim için bir kitap değil, bir yüzleşmeydi. Bunu yazarken bile cümleleri seçmekte zorlanıyorum çünkü bu eser, anlatılmaktan çok hissediliyor. Cengiz Aytmatov’u “Bozkırın Bilgesi” yapan şey tam olarak bu: Sadece hikâye anlatmıyor, insanın zihnine ve vicdanına dokunuyor. Kitabı okurken bir noktada fark ettim ki aslında ben bir roman okumuyorum; hafıza, kimlik ve insan olma hâli üzerine bir sorgulamanın içindeyim. Mankurt: Unutmanın En Karanlık Hali Bir Kırgız efsanesi olan “mankurt”, kitabın en sarsıcı kavramı. Hafızası silinmiş, geçmişini unutmuş, efendisinden başka hiçbir şey tanımayan bir insan… Ama beni asıl rahatsız eden şey şu oldu: Bu kavram bana hiç yabancı gelmedi. 2022 yılının Kasım ayında bu kitabı okurken kendime şu soruyu sordum: Biz gerçekten hatırlıyor muyuz, yoksa sadece yaşıyor gibi mi yapıyoruz? Çünkü modern hayatın içinde biz de fark etmeden kendi “deve derimizi” başımıza geçiriyoruz. Sorgulamadan, kabullenerek, unutmayı seçerek… Ve en tehlikelisi, bunun farkında bile olmuyoruz. Bir Gün, Bir Ömür Romanın merkezinde Yedigey var. Ama aslında onun yaşadığı “bir gün”, bir ömrün özeti gibi. Kazangap’ın cenazesi etrafında şekillenen bu hikâye, geri dönüşlerle büyüyor ve bir noktadan sonra zaman kavramı anlamını yitiriyor. Bozkırın ortasında, Sarı Özek’te geçen bu hikâyede şunu hissediyorsun. İnsan nerede olursa olsun, kaderinden kaçamıyor. Zalim ve Mazlumun Değişmeyen Hikâyesi Kitapta farklı zamanlarda geçen olaylar var: Nayman Ana efsanesi Abutalip’in trajedisi Uzay hikâyesi ama hepsinin ortak noktası aynı ''Güçlü olanın, zayıf olanı ezmesi'' Totaliter sistemler, ideolojiler, hatta bilim bile… Hepsi bir noktada insanı “mankurtlaştırma” potansiyeli taşıyor. --Kişisel Yorumum-- Bu kitabı okuduktan sonra şunu fark ettim. İnsan sadece
Toplumsal Düşünce
Gün Olur Asra BedelCengiz Aytmatov · Ötüken Neşriyat · 202656,1bin okunma
Kimin Beslediği Önemli
Puan vermedi·258 syf.··
2026 132. kitabı
Beyaz Diş, 2023 yılı Mayıs ayında okuduğum ve bitirdikten sonra üzerine uzun süre düşündüğüm nadir kitaplardan biri oldu. Jack London okumayı seven biri olarak kitaba zaten pozitif bir önyargıyla başladım. Ama bu kez mesele benim beklentim değil, yazarın gerçekten güçlü kalemiydi. Çünkü bu kitap sadece bir hikâye anlatmıyor; insanın doğasına dair ciddi bir şey söylüyor. Çoğu kişi bu kitabı “bir kurdun hikâyesi” olarak bilir ama bana göre bu, bir kurdun değil, insanın hikâyesi. Kitap boyunca Beyaz Diş’in doğuşundan başlayarak hayatta kalma mücadelesini, insanla tanışmasını, acıyı öğrenmesini ve nihayetinde aidiyet duygusunu adım adım izliyoruz. Ama asıl mesele şu, onu şekillendiren şey doğası mı, yoksa maruz kaldıkları mı? Tam burada çok bilinen o hikâyeyi hatırlıyoruz: “Herkesin içinde iki kurt vardır…” Jack London bu fikri ters yüz ediyor. Çünkü bu romanda mesele hangi kurdun güçlü olduğu değil, onu kimin beslediği. Bir iyi insan vardır, bir kötü insan ve kurdun kaderini belirleyen, hangisinin eline düştüğüdür. Bu noktada Beyaz Diş’i sadece bir hayvan olarak okumak büyük bir eksiklik olur. Çünkü o, aslında insanın içindeki ikiliğin somut hâli: Kurt → özgürlük, vahşilik, içgüdü Köpek → bağlılık, sadakat, uyum Ve biz de tıpkı onun gibi, bu iki uç arasında şekillenen varlıklarız. Kişisel görüşüm kitabın en güçlü yanı yazar, Beyaz Diş’in dünyayı algılayışını öyle bir anlatıyor ki, bir noktadan sonra onun için endişelenmeye, üzülmeye başlıyorsun. Bu da hikâyeleştirmenin ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor. Açık söyleyeyim: Hayatımda “keşke daha önce okusaydım” dediğim kitaplardan biri oldu. Hatta belki garip gelecek ama okurken Beyaz Diş’i zaman zaman bir çocuk gibi gördüm. Saf, öğrenen, kırılan ve yeniden şekillenen… Bu yönüyle bana Şeker Portakalı’ndaki Zeze’yi
İyilik & Kötülük
Beyaz DişJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202095,8bin okunma