Ama öyle şeyler oluyordu ki, ben istediğim bahaneyi uydurayım, istediğim çiçeği ekeyim, balkonu botanik parkına çevireyim, "Canım evim" diye duvarlara falan sarılayım, kapıyı pencereyi dışarının çirkinliğine istediğim kadar sıkı sıkı kapatayım, dışarıda fokur fokur kaynayan cinnet açık unuttuğum bir aralık bulup içeri süzülüyor, beni ağılı bir duman gibi sinsi sinsi zehirliyordu.
Benimse ne zengin, ne yoksul, ne iyi ne de kötü olduğumu gurur duymadan ya da kendime acımadan düşündüğümü hatırlıyorum. Ama böyle olmak zordu; ne iyi ne de kötü. Bana öyle geliyor ki bu aslında kötü olmaktı.
En nihayet vardığım bozkır, içimdeki boşluğun tabiattaki yegâne suretiydi. O sahipsizliğe dikecek bir minik fidan arıyordum. Çıktığım yolculuktan da, yaşadığım hayattan da beklediğim, başka bir şey değildi.
Tebessüme gönül indirmeyecek kadar huysuz, korku bahanesine sığınıp kimseyle sahiden yakınlaşmaya tenezzül etmeyecek kadar şımarıktım sadece. Dünyayı beğenmeyecek, minicik bir anlamı ondan esirgeyecek kadar. Kendimi çok beğendiğimden değil; aksine, hiç beğenmediğimden. Bir başkasının sevgisini anlamsız bulmam da, yine kendimde sevecek bir yön göremeyişimden. Ama tabii bütün bunların da önemi yoktu. Hayata anlam aramayı, bulamadığım yerde bizzat kendim zerke çalışmayı çoktan bırakmıştım.