Anna, karşısına bir tür aşılmaz, neşeli bir şaşkınlık duvarı örüyordu. Dışarıdan bakınca aynıydı, ama iç ilişkileri tamamen değişmişti. Devlet işlerinde o kadar güçlü olan Aleksey Aleksandroviç, bu konuda kendisini zayıf hissediyordu. Uysal bir öküz gibi başını eğmiş, tepesinde kalktığını hissettiği baltanın inmesini bekliyordu.
Sayfa 197 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Doksan yaşında iffet yarası her gün biraz daha derinleşen bir dede, torununa yazdığı bir mektupta şunları söylemiş: "Sevgili Kızım! Seni yarı çıplak halde görmek beni kahrediyor. Uykularımı kaçırdın. Her gece başımı iki elimin arasına alıp içinden çıkılmaz düşüncelere dalıyor, kendimi toparladığımda ise ellerimi kaldırıp, 'Ya Rabbi! Canımı al da bu kahredici görüntüleri seyretme mahkumiyetinden kurtulayım.' diye yalvarıyorum. Fakat duam kabul olmadı. Dünyada daha çekeceğim ızdırab varmış. Bütün bunlar bir tarafa, asıl ahireti düşünüyorum, nasıl Allah Rasûlü'nün huzuruna varıp da 'bunlar benim ailemden.' diyebilirim. Dünyasını yıktığınız dedenizin ahiretini de mahvettiniz."
Küçük yaşta başını örten, annesinin seccadesinin yanında namaza duran, üç yaşında "ayıp" dendiğinde yüzü kızaran kız çocukları birden çekildi dünyamızdan. Onlar gitti, diz kapağının şu üzerinde etekler giyen liseliler, üniversiteliler geldi. Sesini nâmahrem duymasın diye ağlarken dahi sessiz ağlayan kadınların yerinde; sokakta, okulda mini etekle vücudunu teşhir eden ve bu teşhirle sanki, "Ey sokaklar, şahit oldun ki her erkeğin bana bakma hakkı mahfuzdur." diyen zavallılar var.