Ah Martin, hüzünlü kekim... Öylesine işledin ki içime, bir çırpıda bitirdim bütün hikayeni. Elimden bırakamadım, uyumak bile kayıp gibi geldi bana. Uzun zamandır bu kadar sürükleyen ve bu kadar içime işleyen bir roman okumamıştım.
-spoiler-
Kitap yarı otobiyografik bir roman. Martin'in hayatını adım adım okuyorsunuz. Başladığım ilk andan beri Martin oldum, kendimi onun yerine koydum, onun gibi hissettim. Yaşamı boyunca uğradığı hayal kırıklıklarını, küçümsenmelerini, hor görülmesini, çektiği yokluğu iliklerime kadar hissettim. Ruth'a olan aşkını, aşkı uğruna kendinden geçmesini, bambaşka birine dönüşmesini ama hiçbir zaman kimsenin fikirleriyle hareket etmemesini, kendi gerçeklerine bu kadar sadık kalmasını ve ölesiye savunmasını çok sevdim. Zaman zaman kızdım, yanlış alışkanlıklarına üzüldüm. Kısacası karakteri o kadar içselleştirdim ki...
-spoiler-
En sonunda da üzüldüm. Hayatın gerçekleri bir tokat gibi çarptı yüzüne. Martin sadece olduğu gibi sevilmek istedi ama en sevdiğinin bile onu belli bir kalıba sokmaya uğraşması canını çok yaktı. Değer görmek için Martin Eden olması yetmedi, şöhret sahibi ve zengin bir Martin Eden olunca değer gördü. İç dünyasının karmaşıklığını bir nebze anlayabiliyorum. Kitabın sonuna değinmek bile istemiyorum, resmen canımı yaktı. Ben mutlu sonlara inanmak istiyorum, çoğu kitapta olmasa da mutlu bir son olsun istiyorum.