İtiraf etmeliyimki kitap konusu itibariyle biraz bana ağır geldi. Genelde fantastik içerik barındıran yapıtları sevmem. İsterimki herşey insana dair olsun, insanı anlatsın, somut olana çara bulsun. Hani gördüğümüze derman üüretememişken uçuk kaçık şeyler dçiye nitelendirdiklerime zaman ayırmak hep saçma gelmiştir.
Fakat yoğunlaşınca insana, düşünceye bir sınır çizmek oldukça zor. Herkes farklı şekillerde anlatabilir derdini. Bu kitapta öyle herhalde farklı bir şekilde anlatmış derdini bana göre.
Totaliter bir rejim söz konusu hikayede, insanların düşünmesinini, ortak bir hafıza, kültür geliştirmesini istemiyorlar. Bu yüzden kitaplar yasaklı. İtfaiyecilerin görevi ise mevcut kitapları bulmak ve yakmak.
Kitap 1952 yılında yazılmış. Herhalde Nazilerin ari bir ırk yaratmak uğruna kitapları yaktıklarını biliyor olmalı.
Televizyonlara gömülmüş, asosyal, sorgulamayan, düşünmeyen bir insan ideali yaratmak bu totaliter rejimin amacı.
Kahramanımızın bir kız ile tanışması sonucu kafasında bazı soru işaretleri oluşuyor ve çevresini sorgulamaya başlıyor. Olaylar bundan sonra gelşiyor. Sen niçin sorular soruyorsun, sen niçin düşünüyorsun, niçin dünyayı daha karmaşık hale getiriyorsun. Biz hem senin adına düşünür hem de senin adına senin için en iyi kararları alırız. Sen keyfini sür yaşamanın gerisni kafaya takma.
Yaratmaya çalışılan toplum ideali neden ise bana pek uzak gelmiyor. Hem geçmişte hem günümüzde bunu somut şekilde görmek mümkün.
Kitabın en etkileyici kısmı benim açımdan insan ölmeden evvel bu dünyada bir iz bırakmalı diyor. Çim biçen birisiyle bir bahçıvan arasındaki farka değiniyor. Bende çevremde, kafamda o izleri sürüyorum, bulmaya çalışıyorum. Sonra acaba ben nasıl bir iz