~KENDİMCE~
Genellikle Amerikan filmlerinde gördüğümüz bazı mahkûm sahnelerinde, mahkûmlar ayaklarındaki demir zincirlerle taş kırarlar, tren rayı döşerler. Eski zamanlardaki kürek mahkûmları da ayaklarındaki zincirlerle çekerler cezalarını/küreklerini. Bu zincirler onlara rahat hareket etme imkânı tanımaz, adımları belirli bir mesafe aralığında olur. Hele bir de hapishane transferlerindeki zincirler vardır ki; eller de bağlıdır, ayaklarla birlikte. Ağır cezalı olanların boyunlarındaki halkaya da bir ucu bağlanır.
Kaderin cilvesini bir yana bırakalım, bu zincirlerle bağlı olanların hepsi eylemlerinden dolayı yargılanarak cezalandırılmıştır. Bu yüzden koğuşlarından her çıktıklarında bu zincirlerle bağlanırlar. Onları da taşımak zorunda kalırlar. Kimisi çok rahattır, kolayca hareket ettirir bu ağırlıkları. Çünkü güçlüdürler ya da zincirleri taşıya taşıya zamanla güçlenmişlerdir, kasları gelişmiştir. Kimisi ise düzgün bir adım bile atamaz, zayıftır sıskadır, taşımaya gücü yetmez.
Aynı bu mahkûmlar gibi her insanın beraberinde taşıdığı bağları, halatları, zicirleri vardır. Ama fiziksel değildir bu özgürlük kısıtlayan zincirler; psikolojiktir, zihinseldir, sosyolojiktir. Kimi aşık olur söyleyemez, her gün acı çeker; kimi hayatın anlamını düşünür ve bu düşünceye saplanıp kalır; kimi de toplumunun siyasetinde, kültüründe iyi bir yer edinemez ve sıkıntı yaşar. Kimisi de buna benzer birden çok zincire bağlıdır.
İşte bu zincirlerin ağırlıklarını rahatça taşıyabilenler, alışkın olanlar, güçlü olanlar ya da güçlenenler olduğu gibi; taşıyamayanlar, alışamayanlar, güçsüz olup ağırlıkların altında kalanlar vardır.
Kendi zincirini taşıyamayan mahkûmun sonu filmlerde genelde kötü biter. Sonuçta hapishanededir ve ceza çekmektedir. Ancak hayat tamamen bir hapishane,