Geçmiş yüzyıllarda yaşamış bazı yazarların sanki geleceği görüyormuş gibi yazdığı eserleri okumuştum. Bunların içinde 1984, Biz, Fahrenheit 451, Cesur Yeni Dünya gibi daha çok distopya içeren eserler de var; Denizler Altında Yirmi Bin Fersah, Aden, Zaman Makinesi gibi ağırlıkla bilim kurgu içeren kitaplar da. İşte bu kitap da onların arasına girdi.
Isaac Asimov 'un yaşadığı yıllar bilim kurgu edebiyatının zirve yaptığı ve çok geliştiği bir zaman. 1900'lü yıllar, kendisi gibi birçok bilim kurgu yazarının şu an başucu kitabı olabilecek birçok eser verdiği bir dönem. Fakat adını daha önce duyduğum ve kitaplarını bildiğim Asimov'u okumak bana henüz nasip oldu. Öylesine iyi yazarların öyle güzel kitapları var ki! Keşke aynı anda iki kitabı gözlerimle, iki kitabı kulaklarımla, iki kitabı da kabartma harflerine dokunarak okuyabilsem. Belki gelecekte mümkün olur!
Makinelerin daha yeni yeni çeşitlenip geliştiği bir dönemde insana yardım ederek birçok iş yapabilecek bir makineyi düşünerek bunun üstüne kurgular yazan Asimov, acaba H. G. Wells 'in Marslılarının bir robotu muydu?
Biz şu an, geçmişte yazılmış kitapların toplamının özetini yaşıyoruz sanırım. Kutsal kitaplar da buna benzer şeyleri anlatmıyor mu zaten? Kader ve kaza bu yola çıkmıyor mu? Aslında biz, milyonlarca yıl önce kurgulanıp yazılmış bir kitaptaki sahnelerden, unsurlardan biri olabilir miyiz? Kitapta kurgulanıp yazılan şeyler sonradan gerçekleşmiştir ya da belki hâlâ kitabın içindeyizdir.
İşte bilim kurgu bu yüzden harika!
Filozof kral veya imparator olarak adını daha önce duyduğum Marcus Aurelius ile ilk fiziksel tanışmam Antalya Nekropol Müzesi'nde oldu. Doğu Garajı bölgesindeki eski turizm çarşısının olduğu yere alışveriş merkezi yapmak için kazı çalışması yapılınca ortaya çıkan Roma mezarlığı ve yerleşimleri, alışveriş merkezi planının değişmesine sebep olarak binanın alt katı kazı yerinden çıkan tarihi eserlerin sergilendiği bir müze, üstleri ise hem tiyatro salonu hem de alışveriş merkezi yapıldı. İşte Aurelius'la orada karşılaştım. Müzeyi gezmeye başlamıştım ki birden şu sözüyle karşıma çıktı:
"Kendinizi ölü olarak düşünün. Hayatınızı yaşadınız. Şimdi, geriye kalanı alın ve onu düzgün bir şekilde yaşayın. Işığını yansıtmayan şey kendi karanlığını yaratır."
Bu sözü okuduktan sonra, 2000 yıl önce yaşamış bu düşünürün, kendinden öncekilerden neler aldığını ve kendisinden neler paylaştığını çok merak ettim. Farklı bir zamanda ve farklı bir yerde tekrar karşılaştım: Müzede öğüdünü okuduktan yaklaşık bir yıl sonra Cam Piramit'teki kitap fuarında bu eserini görünce de okumak için fırsatı kaçırmadım.
Stoacılığı benimsemiş olan Aurelius, bu kitabı sefer sırasında parça parça yazmış. Aslında kendisine verdiği öğütler olarak yazsa da şimdi bile ders alınacak çok sözü var.
Farklı zamanlarda ve farklı yerlerde yazılmış sözlerden oluşan bu eserde kısa cümleler de var uzun paragraflar da. Ama hepsi hayata bir pencere açan, düşüncelere farklı açılar katan yazılar.
Aynı yazıldığı gibi; farklı zamanlarda ve farklı yerlerde defalarca okunması gerekir.
Emile Zola'nın toplumsal sorunları eleştirel bir şekilde anlattığı kitap serisinden biri olan Apartman; taşradan kente gelmiş bir adamın apartmanda yaşadığı hayatı gözler önüne seriyor. Bu eserde kentsoylu denilen sınıfın ahlaki yozlaşmasını okuyoruz.
Taşradan bakıldığında şehir görkemli görünür. Eğitimli, kendini geliştirmiş ve erdemli insanların yaşadığı bir yerdir şehir. Taşradakilere göre daha önemli işlerle uğraşırlar.
Kentten bakılınca ise taşra; geri kalmışlığın, eğitimsizliğin ve cahilliğin hüküm sürdüğü bir yer olarak görülür. Çiftçilik ya da hayvancılıkla uğraşan insanların sadece yaşamlarını sürdürmek için çabaladıkları; okumayan, araştırmayan, düşünmeyen bir toplumun olduğu yaşam alanı. Kulaktan dolma bilgilerle hareket eden, dini ve ahlaki kuralların yoğun ve katı olduğu ve çok önemsendiği bir yerdir.
En azından eski zamanlarda böyleymiş. Bunların hepsi çok eski zamanlarda kaldı...
Artık ulaşımın kolaylaştığı ve iletişimin geliştiği bir çağdayız. İsteyen herkes şehirden köye ya da köyden şehre göç edebiliyor ve her iki yer hakkında kolayca bilgi edinebiliyor. İşte bu sayede ne şehrin ne de taşranın söylendiği gibi, bilindiği gibi olmadığı görülmüş ve anlamış olundu. Ulaşımın ve iletişimin gelişmesinin etkilerinden biri de; ahlak yozlaşması ya da ahlaksızlık konusunda kent ve taşra arasında artık fark kalmaması. Kentte ne varsa aynısı, hatta bazen daha fazlası taşrada da var. Toplumun her yerde bu ölçüde ahlaki yozlaşmasının devamında toplumun topyekün çürümesi ve çökmesi gelir.
Zaten çok yakınımızdan da çok kötü kokular geliyor...
Yaklaşık bir hafta önceydi. Halletmem gereken bir iş vardı. Evimden çıktım ve arabama bindim. Motoru çalıştırdım ve yola koyuldum. Evimin bulunduğu sokaktan anayola döndüm ve biraz ileride, yerde onu
Olmayan yer anlamına gelen 'ütopya' kelimesi, Thomas More tarafından kullanılan ve onun Ütopya kitabından sonra literatüre geçmiş. Yaşanılabilir en ideal devlet şeklini ve yönetim şeklini