Sevgi

Sevgi
@Sevgi550
Pollannacılık Zamanı...
"Bu insanların hayatının ne kadar kolay ve güven-li olduğunu görünce cinsiyetlerin birbirine bu kadar benzemesinin doğal olduğunu düşündüm; zira erke-ğin gücü ve kadının yumuşaklığı, aile kuruluşu ve meslek dağılımları sadece fiziksel gücün hâkim olduğunu bir çağın gerekliliğinden ortaya çıkmıştı. Popü-lasyonun dengede, çok olduğu bu yerde fazla doğum yapmak devlete yarardan çok zarar getirir; şiddetin nadiren yaşandığı ve çocukların güvende olduğu bir yerde stabil bir aileye duyulan ihtiyaç azalır, hatta ta-mamen kaybolur ve cinsiyetlerin çocukları konusun-da belli alanlarda uzmanlaşması gerekliliği ortadan kalkar. Bunun başlangıcını kendi zamanımızda bile görebiliriz. Benim gördüğüm çağda bu tamamlanmıştı sadece. Yalnız hatırlatmalıyım, bu benim o zamanki tahminimdi sadece. Daha sonra bu tahminimin gerçe-ğe ne kadar da uzak olduğunu görünce rahatladım."
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Bu insanların hayatının ne kadar kolay ve güven-li olduğunu görünce cinsiyetlerin birbirine bu kadar benzemesinin doğal olduğunu düşündüm; zira erkeğin gücü ve kadının yumuşaklığı, aile kuruluşu ve meslek dağılımları sadece fiziksel gücün hâkim ol-duğu bir çağın gerekliliğinden ortaya çıkmıştı. Popülasyonun dengede, çok olduğu bu yerde fazla doğum yapmak devlete yarardan çok zarar getirir; şiddetin nadiren yaşandığı ve çocukların güvende olduğu bir yerde stabil bir aileye duyulan ihtiyaç azalır, hatta tamamen kaybolur ve cinsiyetlerin çocukları konusun-da belli alanlarda uzmanlaşması gerekliliği ortadan kalkar. Bunun başlangıcını kendi zamanımızda bile görebiliriz. Benim gördüğüm çağda bu tamamlanmıştı sadece. Yalnız hatırlatmalıyım, bu benim o zamanki tahminimdi sadece. Daha sonra bu tahminimin gerçeğe ne kadar da uzak olduğunu görünce rahatladım."
Sayfa 46
Dostoyevski’nin Raskolnikov’u gibiyim. İç dünyamdaki çatışmalar, hayatımın her saniyesini azar azar katlediyor.
Alaçatı'da ev sattım. Oğlum beni aradığında sesi titriyordu. “Baba… iyi misin?” dedi. Alaçatı’dan İzmir’e giden yolda olduğumu duyunca uyandı herhâlde. Çok nadir arar beni. Gülümsedim. “İyiyim oğlum,” dedim. “Birazdan çay içeceğim.” Adım Hasan. Yetmiş üç yaşındayım. Ve üç ay önce hayatımda yaptığım en doğru ama en “ayıp” sayılan şeyi yaptım. Alaçatı’daki taş evimi sattım. Hani şu herkesin fotoğraf çektirdiği, kapısına yasemin saran, “ne şanslı adam” dedikleri ev… Oğlum ben gidince butik otel yapacaktı o evi. Erken gittim belki ama uzağa değil, İzmir'e. Eşim Emine’yi iki yıl önce kaybettikten sonra o ev büyüdükçe büyüdü. Duvarlar genişledi, odalar uzadı. Sessizlik yayıldı. Sabah kalkıyordum. Çay demliyordum. Karşıma kimse oturmuyordu. Televizyon açıktı ama konuşan bana bakmıyordu. Akşam oluyordu, kapı hiç çalmıyordu. Telefon çalıyordu, heyecanlanıyordum; internet taahhüt diyordu ya da benzerleri. Biz buna “huzur” deriz ya… Değilmiş. Mezar sessizliğiymiş. Bir gün aynaya baktım. “Hasan,” dedim, “sen böyle ölmeye başlamışsın.” Ve evi sattım. Komşular konuştu. Akrabalar sustu. Çocuklarım “baba delirdi” dedi. “Bu yaşta ne yapıyorsun?” dediler. “Millet Alaçatı’da ev almak için canını verirken sen satıyorsun.” Ben bir oda kiraladım. İzmir’de, eski bir apartmanda. Üç artı bir ev. Üç genç yaşıyor. İlan şöyleydi: “Oda kiralık. Kira günü aksamasın. Gürültü makul olsun.” Kapıyı çaldığımda çocuklar bana baktı. Sanki icradan gelmişim gibi. Biri dedi ki: “Amca… yanlış geldin galiba?” “Doğalgaz gecikti biliyoruz ama ödeyeceğiz.” “Yok,” dedim. “Ben Hasan. Yeni ev arkadaşınız.” İlk hafta şoktu. Bulaşıklar birikmiş. Ayakkabılar kapının önünde değil, her yerde. Gece biri geliyor, sabah diğeri çıkıyor. Bir akşam salonda otururken çocuklardan biri sordu: “Hasan amca… bizi ev sahibine şikâyet
Sen bütün hayatını başkalarının gözünde ‘iyi kadın’ olabilmek için harcarsın. Ama toplumun evinde hiçbir oda senin değildir. Sadece balkonda nefes alırsın; o balkon, küçük bir özgürlüktür, emeklerinin karşılığıdır. İçeri girmezsin, çünkü içerisi senin değil. Olmamıştır.