Patrick SüskindKoku
Size de olur mu, bazen okuyup bitirdiğiniz bir kitap, kafanızda bir türlü bitmez. Günlerce zihninizi meşgul eder. Patrick Süskind’in “Koku” adıyla dilimize çevrilmiş romanı da böyle kitaplardan. Sadece zihnimi meşgul etmekle kalmadı işte şu anda kalemimi de meşgul ediyor.
Patrick Süskind, 1949 Almanya doğumlu bir yazar. İlginç bir adam olduğu söyleniyor.[1]Kendisine verilen edebiyat ödüllerini reddeden ve insan içine çıkmaktan pek hoşlanmayan, bir adam… Münih, Paris ve Güney Fransa’da yaşıyormuş. Koku, Süskind’in ilk romanı. Bu roman, yazarına büyük bir ün kazandırmış. Kitap, hem “çok satanlar” hem de “uzun satanlar” arasında. Bugüne dek 33 dile çevrilmiş ve tam 8 milyon adet satılmış. Yazarının sinemaya uyarlanmasına uzun yıllar direnmesine rağmen, Alman yönetmen Tom Tykwer, Süskind’i nasıl ikna edebildiyse, roman sinemaya da uyarlanmış.
1985 yılında “Das Parfüm” adıyla basılan roman, 1987’de Tevfik Turan’ın Almancadan yaptığı çeviriyle Can Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılmış.
Koku, en son okuduğum kitaplardan biri. Demek ki, okumak için epey geç kalmışım. Gerçi, çok genç yaşlarda okusaydım üzerimde böyle bir etki bırakır mıydı, o da bu yazının sorularından biri olsun.
Roman, kurgusu ve vermek istediği mesaj yönünden oldukça etkili. Bir kere başında yazmalıyım ki eser, çok katmanlı. Ben bu tip kitapları çok seviyorum. Eştikçe altta başka bir katman beliriyor. Öylesine okuyup geçilecek kitaplardan değil. Koku, acımasız bir katili anlatıyor gibi görünse de aslında felsefî, sosyolojik ve ahlâkî boyutuyla daha çok ön plana çıkıyor.
Romanın konusu, 18. yüzyıl Fransa’sında geçiyor. Yazarın ilk cümlesi şöyle: “On sekizinci yüzyılda Fransa’da, dâhi ve iğrenç kişiler yönünden hiç de yoksul olmayan, bu dönemin en dâhi ve en iğrenç kişilerinden biri
Mehmet RifatRuhların İletişimi Proust ve Müzik
Mehmet Rifat’ın “Ruhların İletişimi – Proust ve Müzik” incelemesi, Marcel Proust’un “Kayıp Zamanın İzinde” serisini okumama yardımcı olacak kitaplardan biri… Birkaç gün önce de Lorenzo Forchini’nin “Proust’un Paltosu” adlı kitabını okudum. Yedi ciltlik “Kayıp Zamanın İzinde” serisinin henüz ilk cildini, “Swanların Tarafı”nı okumuş bulunuyorum. Bu aşamada Rifat’ın ve Forschi’nin yazdıklarını okumam iyi oldu diye düşünüyorum. Çünkü Proust okumalarının mutlaka kılavuza ihtiyacı var. Ruhların İletişimi, bir yandan Proustseverlere seslenirken diğer yandan da müzik tutkunlarının kılavuzu oluyor. Arka kapakta da ifade edildiği üzere kitap, “Müziksever Proust Tutkunları”na sesleniyor.
Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmış olan kitap, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm “Proust ve Müzik”, ikinci bölüm ise “Proust ve Besteciler” başlığını taşıyor. Birinci bölüm, çizgisel bir okumayı gerektiriyor. İkinci bölümdeki besteciler, alfabetik sıralanmış. Kitabın en sonunda yazarın Proust’un müzik dünyasında gezinirken dinlediklerinin bir listesi var. Şimdiden müzik listeme ekledim bile…
“Kayıp Zamanın İzinde”de üç kurmaca yaratıcı bulunuyor. Edebiyat alanında yazar Bergotte, resim alanında ressam Elstir ve müzik alanında da besteci Vinteuil. Proust’un en çok üzerinde durduğu Vinteuil’dür. Besteci Vinteuil (Ventöy), aslında Combray’de silik bir yaşam süren, kızına çok bağlı bir adam olarak tanınmışken Paris’te bir müzik dehası olarak kabul edilir. Seri boyunca sık sık karşılaşacağımız gibi Vinteuil’in iki bestesi vardır ki bunlar anlatıcıyı derinden etkilemiştir. “Sonat”, Swann’ın Odette’e duyduğu aşkın simgesidir, daha sonraki kitaplarda ortaya çıkacak olan “Septuor” (Yedili) ise, bir anlamda yedi kitaptan oluşan bu başyapıta bir gönderme sayılmaktadır.
Proust’un
Tren Burdan GeçmiyorSevinç Çokum
“Böyle yitik değildi eskiden
Çıkardı karşınıza olmadık yerde
Upuzun bir tren…
El sallardınız
Hiç görmediğiniz yüzlere
Öylesine bizden”[1]
İnsan, yaş aldıkça hayat mı yavanlaşıyor, yoksa dünya mı renklerini giderek yitirmekte? Sanırım ikincisi… Dostluk, sevgi, arkadaşlık gibi manevi değerler eskisi gibi değil artık. Teknoloji, yaşamımıza hakim olduğundan beri hayatımız da yavanlaştı sanki. Çıkar ilişkileri, daha bir ön planda… Yanlış kentleşmenin, Batılılaşmanın yani abukizmin kurbanı mı olduk acaba? Bu açıdan baktığımda “Tren Burdan Geçmiyor?” tüm bunları bir kez daha sorgulamama neden oldu diyebilirim. Tren Burdan Geçmiyor’sa artık burada insanların kavuştukları ya da kavuşmak ümidiyle birbirlerine mendil salladıkları istasyonlar da yok olmuş demektir.
Bu yıl benim açımdan biraz da Sevinç Çokum yılı olacak gibi. “Gülyüzlüm”, “Lacivert Taşı”, “Çok Yapraklı İlişkiler”, “Tren Burdan Geçmiyor”. Okuduklarım şimdilik bunlar. Okuyacaklarım da kitaplığımda sırasını bekliyor. Gülyüzlüm, yazarla tanışma kitabıydı benim için, Tren Burdan Geçmiyor ise yazarın Abukizm felsefesiyle tanışmama vesile oldu. Sokak şairi Sonsuz, seramikçi kız Simay, inandığı doğrulardan ödün vermeyen gazeteci Nüzhet Fermanlı ve gözünü yükseklere diken hırslı gazeteci Aysan’la bizleri medya dünyasının içine alan bir İstanbul romanıydı Tren Burdan Geçmiyor.
Şimdi kitaba bakıyorum da birçok satırın altını çizmişim. Altını çizdiklerimden “Arabesk, Doğululaşma ise abukizm, çarpık Batılılaşma sayılabilir miydi”, cümlesi “abukizmi” ve kitabın özünü en iyi tanımlayan ifade bana göre. Daha kendi köylülüğünü tanıyamadan büyük şehrin varoşlarında kaybolan ve manolyayı şiirlerden, romanlardan bilen Sırrı Düzgün namıdiğer Sonsuz’u ve Sonsuz gibileri bu cümle, çok iyi tanımlıyor aslında.