Oturup bu sahiplik ve emanet meselesi üzerinden bir Müslüman tarifi yapacağız. "Müslüman kendisi ödemeyecek olsa bile suyu ihtiyacından fazla kullanmayan insandır" diyeceğiz mesela. Yahut "Parasını peşin ödemis olsa bile bir otel odasında fazladan yanan lambanin kalbini huzursuz ettiği kimse Müslümandır" diyeceğiz. "Giydiği elbisenin üzerinde, o elbiseyi dikebilmek için bir konfeksiyon atölyesinde gecesini gündüzüne katarak çalışan iscinin alın teri hakkı olduğunu bilen ve bu şuurla elbisesini kaldırıp bir kenara öylesine fırlatamayan insandır" diye bahsedeceğiz Müslümandan. "Yarım bıraktığı çay bardağının hüzünlü bakışında Rize tepelerindeki hanım ablaların yorgunluğunu, çöpe attığı bir ekmeğin kaş çatışında kırış kırış alnıyla bir Anadolu çiftçisinin sitemini, ihtiyacı olmayan şeye verdiği her kuruşun üstünde Afrikalı bir bebeğin açlıktan kıvranış sancılarını seyredebilen adamdır" diye tarif edeceğiz Müslümanı.
Ve evet, eşya üzerindeki tasarruf hakkımızı Müslümanca yorumlayıp yeniden tanımlayabildiğimiz gün kahrolsun kapitalizm diye bağırmamıza gerek kalmayacak. Biz Barış Abi'den 'Yaz Dostum' dinleyip, Viyana önlerinde yiğitlerin hüznünü telvesinden seyredeceğimiz bir kahveyi, zaman bize emanettir şuurlu bir mahcubiyetle yudumlarken kapitalizm kendiliğinden kahrolacak!
Vedalaşırken İlyas Rûmi, Sultan'a döndü "sabret" dedi. "Seni aceleye sevk edenlere de aldırma. İnsan acelecidir. Bu bize babamızdan kalma. Vakta ki Cenab-ı Hak, Âdem Peygamber'i çamurdan yaratıp ona şekil verdi, ruhundan üfledi. Ruh kalıbına girer girmez, daha can yarı belinde iken Âdem doğrulup kendine baktı. Yarı heykel, yarı et kemik!.. Kendine de sabret!"